td width="90">

Sık Kullanılanlara Ekle Ana Sayfa Yap PageRank


YEN!LG!

KARTALLARIN KANADINI YOLMAK DOĞACAK NESLİN KARTAL OLMASINI ENGELLEMEZ. <> İÇİNDE ZATEN KÖTÜLÜK OLAN BİR RUHA EL ATMAKLA, ŞEYTANIN NE KAZANCI OLABİLİR?(ARTHUR MILLER) <> ÇOCUK TRAJEDİDE GÜLER,İHTİYAR, KOMEDİDE AĞLAR.(M. UNAMUNA) <> SÖNDÜREMEYECEĞİN ATEŞİ YAKMA '(SELİM GÜNDÜZALP) <> TOPUĞA ÇIKMAYAN SULAR,DENİZ İLE SAVAŞ EYLER '.(YUNUS EMRE) <> ERİŞİR FETHE, FEDAÎSİ OLAN DAVALAR.(FARUK NAFİZ) <> ALTIN PRANGALAR, DEMİR OLANLARDAN ÇOK DAHA KÖTÜDÜR.(M.GANDHI) <> ÇOCUK, ELMAYI GÖRMEDEN KOKULU SOĞANI ELİNDEN BIRAKIR MI?(Hz. MEVLÂNÂ) <> ORMAN HAYATI BESTELERKEN ÇIT ÇIKARMAZ DA BALTA DAĞLARI İNLETİR. <> FİLDİŞİ KULE

Bazen namazda veya oruçta bulamadığın feyzi, belâ ve mihnette bulursun.(İbn Arabî)

3/7/2009 - [Mümtaz'er Türköne] "Asker düşmanı" olmak

Kategori: Makale

[Mümtaz'er Türköne] "Asker düşmanı" olmak


Ülkemizde özellikle şu sıralarda çok sayıda "asker düşmanı" var. "Asker düşmanı" olanlardan biri de benim. Çoğu hakaret, bazıları da ikaz içeren çok sayıda elektronik posta alıyorum. Hatta, Genelkurmay Başkanı'mızın tasvir ettiği şekilde, "orduya karşı medya üzerinden psikolojik harekât yürüten"lerden biri de ben olabilirim.

Birkaç gün önce bir subay babasından nazik ama sert bir mail aldım. "...Bir üniformalı babasıyım." diyor ve soruyor: "...Sizin çocuklarınız darbeci, postallı gibi aşağılansa ne hissedersiniz?" Sonra ekliyor: "Bir subay nasıl olunur, hangi şartlarda yetiştirilir, hangi şartlarda görev yapar, bunu bir araştırsanız..." Bu saygıdeğer babaya "Siz bir üniformalı babası, ben de bir üniformalı evladıyım..." diye başlayan bir cevap yazarken sadece derin bir üzüntü duydum.

Yıllar önce bir kurmay albayı, doktora jürisinde diğer üyeleri de ikna edip çaktırmıştım. Ölçülerim tamamıyla bilimseldi. Ertesi gün albay, resmî kıyafeti ile odama geldi. Tehditkâr bir üslupla "Sizin bu üniformaya düşman olduğunuzu düşünüyorum." dedi. "Yanlış düşünmüşsünüz." dedim. Meseleyi aydınlatan, şu açıklaması oldu: "Şayet doktor unvanını alsaydım, ağustosta general olacaktım. Benim general olmamı engellediniz." Verdiğim cevabın benzer birçok durum için ölçü olması gerektiğini düşünüyorum. Üzerinde albay üniforması olan doktora öğrencisine; "Biz paşa rütbesi değil, sadece doktora unvanı veriyoruz." demiştim.

Üniformanın rengi

Eski zamanlarda askerler kırmızı rengin ağırlıkta olduğu rengarenk üniformalar giyerdi. Herhalde bu renklerin savaş meydanlarında karşı taraf üzerinde çarpıcı bir etki bırakması beklenirdi. Bugün kullanılan üniformaların rengi kamuflaj amaçlı seçiliyor. Doğal çevre ile uyumlu renkler tercih ediliyor. Karacıların hakî yeşili, havacıların mavisi ve denizcilerin beyaz veya siyah rengi, onları savaş ortamlarında gizlemek içindir. Bu renklerle toplumun veya siyasetin içine yerleştiğiniz zaman bir aykırılık başlar. Üniforma göze batar ve rahatsız eder.

Hakî-yeşil renk, benim çocukluğumun rengi. Bu rengin egemen olduğu mekânlarda, bu renkte üniforma giyenler arasında büyüdüm. İlk giydiğim takım elbise, babamın yıllık istihkakından artan kumaştan dikildiği için hakî renkliydi. Şayet renklere kutsallık atfedilseydi benim için bu renk mutlaka hakî-yeşil olurdu.

Üniformaya karşı olmak, bu topraklarda eşcinsellik kadar marjinaldir. Kimsenin aklından askere düşman olmak geçmiyor. Milletimiz cesur bir millet, ama koskoca bir orduya kafa tutmaya kalkmak da akıl kârı değil. Psikolojik harekâtın bütün tekniklerini bilen, yılların psikolojik harekât birikimine sahip devasa bir orduya psikolojik harekât uygulamak kimsenin harcı değil. Hukuk istemek, hukuk devleti güvencesini talep etmek neden "asker düşmanlığı" olarak görülüyor? Dünyanın ulaştığı "muasır medeniyet seviyesi"nin standartlarını talep etmek, süngünün gücüne ve egemenliğine, zorbalığın hakimiyetine karşı çıkmak neden üniforma düşmanlığı oluyor? Neden?

Silahın yerine hukuk

Kimse üniformasını bir dokunulmazlık zırhı olarak kullanamaz. Üniforma, kimseye hukuk karşısında bir imtiyaz sağlayamaz, sağlamamalı. Kimse nizamiyenin gerisindeki gizli askerî mekânları suç örgütlerinin karargâhı haline getiremez. Hepsinin ötesinde orduyu hukukun giremediği bir yer olarak görmek, bu üniformaya, bu üniformanın mehabetine hakarettir. Bugün darbe planlamak, darbe için suç işlemeye niyetlenmek suç. Dün darbeyi deşifre etmek suçtu. Hukuk kışladan içeri girince suçlar değişti. Hangisi askerin itibarına güç kattı?

Türkiye, geçmişte büyük kazalara uğradı. Subayların kurduğu 37 kişilik bir çete, devleti ele geçirdi. Her ülkede ordu bir siyasî doktrine dayanır. Bizde ise darbeciler, gasp ettikleri iktidara meşruiyet kazandıracak bir siyasî doktrin geliştirdiler. Birileri hâlâ bu siyasî doktrini, imtiyazlarının, dokunulmazlıklarının ve siyasete müdahalenin gerekçesi olarak kullanıyor. "Rejimin teminatı olmak" imtiyaz sahibi olmak, siyasete canı istediği zaman müdahale etmek dışında hiçbir anlam taşımıyor. Asker rejimin teminatı değil, bazı askerler yani darbe peşinde koşanlar siyasete müdahaleyi teminat altına alacak bir rejim peşinde. Barış ve huzurla içinde yaşadığımız ve kimsenin şikâyeti olmayan siyasal düzeni yani rejimi, asıl zorbalığın ve silahın hakimiyetinin gerekçesi olarak kullanan, böylece sevimsizleştirenlerin kafalarını değiştirmeleri lâzım.

Duygularım, düşmanlık değil. Omuzundaki yıldızları, gökyüzündeki yıldızlar kadar ulaşılmaz gören ve bu ulaşılamaz yücelikten siyaseti tanzim etmeye kalkan bir asker bana sevimsiz geliyor. İmtiyazlarını ve dokunulmazlığını, bu ülkeyi hukuksuzluğa mahkûm ederek sürdürmeye çalışan askerleri medenî dünyanın uzağında görüyorum. Elindeki silahı bir iktidar aracı olarak kullanan askerlerin zorbalık yaptığını düşünüyorum. Darbe planlayan, darbe yapmak için suç örgütü oluşturan, bu amaçla kendi vatandaşına karşı suç işleyen bir askerin verdiği zararı hiçbir düşmanın veremeyeceğine inanıyorum. Bizler askerimizi, kışlasında, silahının başında yurdu beklerken seviyoruz. Siyaset için dolap çeviren, entrikalar peşinde koşan bir asker ile o mesleğin şerefi nasıl yan yana gelir?

Kimse asker düşmanı değil. Suç işleme, siyasete müdahale imtiyazına karşı çıkanları "asker düşmanı" olarak niteleyenler ve üniformanın arkasına saklananlar kadar hiç kimse, ama hiç kimse o üniformaya haksızlık edemez, askerliğin şerefine zarar veremez.

Türkiye, normalleşiyor. Uzun zaman önce atılması gereken adımlar şimdi atılıyor. Türkiye, hukukun ve medenî ölçülerin egemen olduğu bir ülkeye dönüşüyor. Toplum üzerindeki, siyaset üzerindeki silahlı tasallut sona eriyor. Bırakın darbe yapmayı, darbe planlamayı bile beceremeyen, çağın ve ülkenin çok gerisinde kalmış darbeciler tarihe karışıyor.

Tam üç haftadır Türkiye'nin altını üstüne getiren bir asker-siyaset gerginliği yaşadık. Adeta askerî vesayet tarihimizin açık mağlubiyetle sonuçlanan son meydan muharebesiydi bu. Bundan sonra kimsede bırakın darbe yapmayı, kapalı mekânlarda darbe konuşacak mecal bile kalmadı. Verdiğim hükmün objektif bir ölçüsü var. Askerler ve siyasetçiler hop oturup hop kalkarken derin bir krizden geçen ve zor günler yaşayan ekonominin kılı bile kıpırdamadı. Ne dövizin ateşi yükseldi, ne Borsa keskin bir düşüş yaşadı. Demek ki gerçek hayat normal şekilde devam ediyor; herkes işine gücüne bakıyor. Türkiye, normalleşiyor.

O zaman herkes işine gücüne bakmalı. Herkes işine gücüne bakarsa, Türkiye normalleşirse demek ki kanatlanıp uçacağız. Üstelik "asker düşmanları" zaten yok; ama "asker düşmanlığı"ndan şikâyet edenler de kalmayacak.

"Darbecilere karşı olmak"la "askere düşman olmak" arasındaki farkı en başta askerlerin anlaması lâzım.


03.07.2009
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/7/2009 - Soğuk bir gazoz ister misiniz sayın vekilim?

Kategori: Makale

Soğuk bir gazoz ister misiniz sayın vekilim? (Ahmet Turan ALKAN)

Cumhuriyet değerlerinin uyanık ve zinde evladı CHP Grubu’nun o gece Meclis oturumunda, adeta uyurgezer hâline bürünerek sivil kişilerin askerî mahkemelerde yargılanmasını engelleyen kanunu kabul etmesi beni çok huzursuz etti.

Acaba bir kollektif hipnoz olayı ile mi karşı karşıyayız? Araştırmacı yazar tarafım galeyana geldi; tedkik etmeye koyuldum ve gördüm ki 1784 senesinde Marquis de Puysegur’un, manyetize ettiği hastalar uyurgezerlik haline giriyor ve bu esnada Puysegur’ün emirlerine tam bir itaat gösteriyordu. Bu olay psikolojik hipnoz tarihinde yeni bir çığır açmış ve bu döneme “Somnanbulisme Artificiel devri” adı verilmiş, akabinde Fransız diş hekimi Qudet ise, anestezik telkin yoluya hastasının dişlerini çatır çatır çekmişti.

Acaba CHP’yi birisi manyetize mi etmişti? Varsayımım fevkalâde değerli ama küçük bir kusuru var: Koca parti grubunun alayını birden hipnotize edip birer uyurgezer yapmak için işinde ehil bir uzmanın o dakikalarda Meclis’te olması ve elindeki köstekli saati CHP Grubu’na doğru sallayıp rakkas hareketi yaptırarak,

-Rahatlayın, şimdi 30′lu yıllardayız. CHP ebediyyen iktidarda; muhalefet sıfır! Ekmek karneyle satılıyor. Halkımız aç ama onurlu. İrticai ve bölücü akımlar yeraltında. Uyuyun, uyuyuuun; direnmeyin, parmağımı şaklatınca uyuyacaksınız. Şakk!

Meclis zabıtlarını inceledim; böyle bir kişi ve konuşma kaydedilmemiş. Böylece gül gibi teorim güme gitmiş oluyor ama araştırmacı yazarlıkta ümitsizliğe yer yoktur. Peki, bu teorim fosladığına göre CHP’li vekilleri, tasarıya olumlu oy vermesi için kim aldatmış olabilir?

Tehdit? Zannetmem! Şantaj? Kat’iyyen! Kandırmaca, dolaba bindirmece? Mümkün olabilmez! Yalvarma yakarma? Yok daha neler? Eee?.. Canım sıkıldı, teorik çalışmaları bir kenara fırlattım; olacak gibi değil! Koca adamlar gece oy veriyorlar, sabaha kandırıldık diye feryad ediyorlar; bu işin içinde bir iş var ama?

Hayır efendim, bu olay aydınlanmadan Türkiye’de kimse rahat uyku uyuyamaz. Netekim Macbeth adlı ünlü trajedisinde Shakespeare’in Krala söylettiği o söz asırlarca gökkubbemizde dalganır durur: Evine misafir gelen İskoç Kralı Duncan’ı gece uykusunda öldüren Macbeth, sonradan pişman olup da şöyle dememiş miydi:

-Macbeth uykuyu öldürdü! Masum uykuyu, ızdırabı dindiren, kuvvetleri tazeleyen, hasta ruhlara teselli veren uykuyu öldürdü!..

Acaba şöyle olabilir mi? Galiba durumu izah eden en iyi teori bu! Meclis idare amirleri lütfen araştırsınlar ve açıklasınlar: O gece Meclis lokantasında kaç kasa gazoz içilmiş, kimler içmiş, gazozları kim servis etmiş? Gazozlar şişe ile mi içilmiş, yoksa bardaklara mı doldurulmuş? O esnada kulis veya lokanta civarında uzun boylu, hafif göbekli, beyaz elbiseli, gerdanında iri bir altın kolye taşıyan, şövalye yüzüklü, gömlek yakaları karnına kadar açık, sarışın, kabarık ve seyrek saçları geriye doğru taranmış bir adam görülmüş mü? Kimlerle görüşmüş, ne konuşmuş? O adam, bazı vekillere hitaben, “size bir soğuk gazoz ikram edebilir miyim sayın vekilim; gecenin bu saatinde çok iyi gider; göze şifa, batna cilâdır. Bir gazozdan bir şey olmaz, ısrar ediyorum, içmezseniz çok gücenirim, bir daha da buralara gelmem, lütfen, ölümü öpün, bir yudumcuktan ne çıkar güzelim” şeklinde teklif ve ısrarlarda bulunmuş mu?

Anladınız, ondan bahsediyorum: Nuri Alço’dan!

Dalga geçtiğimi zannedenlere hodri meydan: CHP’nin o gece niçin bir somnanbül gibi davrandığını izah eden daha iyi bir teoriniz varsa dinlemeye hazırım efendim!

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2009 - Mardin'deki vahşet....


YÜREK BURKAN FOTOĞRAFLAR
















 


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/4/2009 - 31 Mart Vak'ası: Bir siyasî parti olarak ordu

Kategori: Makale

31 Mart Vak'ası: Bir siyasî parti olarak ordu [Mümtaz'er TÜRKÖNE]


Bugün 31 Mart Vak'ası'nın yüzüncü yıldönümü. 13 Nisan 1909'da (Rumî 31 Mart 1325'te), İstanbul'u tam 13 gün esir alan bir ayaklanma patlak vermişti. Bu olay, yakın tarihimizin çok önemli kilit olaylarından biri oldu. Dün, "irtica" kelimesinin ilk defa 31 Mart'ta kullanıldığından ve bu kelimenin yüz yıl değişmeden örttüğü gerçeklerden bahsetmiştim. 31 Mart Vak'ası'nın merkezinde başından itibaren hastalıklı bir durum arz eden asker-siyaset ilişkisi vardır.

1908'de başlayan II. Meşrutiyet dönemi, çok partili parlamenter demokratik hayatımızın adeta kesif bir laboratuvarı gibidir. Bu laboratuvarda edindiğimiz tecrübeler ise çok pahalıya patlamıştır. Koskoca imparatorluk, II. Meşrutiyet'i takip eden olaylarda un ufak olup dağılmıştır. 31 Mart olayı ise, bu çözülmenin arkasındaki siyasî çalkantıların sebeplerini anlatmaktadır.

Tarih boşuna yaşanmış bir tecrübe değildir. Üzerinden bir asır geçen bu olayın içinde, Ergenekon'un tarihi de bulunmaktadır. Hikâye, askerin gırtlağına kadar siyasetin içine batması ve iktidar peşinde koşmasından ibarettir. Devlete ve millete ise, bu hırsın çok pahalıya patlayan bedelini ödemek kalmıştır. Bedel, kaybedilen Balkanlarda katliama tabi tutulan milyonlar ve tasfiye edilen koskoca bir imparatorluktur.

93 Harbi (1876-77 Osmanlı Rus Savaşı)'nin acı sonuçları üzerine Sultan Abdülhamid, orduyu modernleştirmek ve güçlendirmek için büyük çabalar harcadı. Yeni yetişen subay sınıfı içinde siyasetle yatıp siyasetle kalkan bir grup ortaya çıktı. Bu grubun, zaten mevcut olan İttihat ve Terakki Partisi'ne el atması ile, askerler bir siyasî partinin etrafında örgütlendiler. Daha sonra, II. Meşrutiyet'in diktatör sadrazamlarından olan Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın, 1908'in Nisan ayında subaylara yaptığı tebligat, durumu özetlemektedir: "Zabitlerin politika ile iştigal etmemelerini, mitinglere katılmamalarını, nutuk irad etmemelerini, tiyatro sahnelerine çıkmamalarını, makale yazmamalarını ve askerî silsileye (hiyerarşiye) riayet etmelerini..."

31 Mart Vak'ası üzerine İttihatçılar, işte bu Paşa'ya sığınmışlar ve onun komutasındaki Hareket Ordusu'nun İstanbul'a girişiyle ayaklanma bastırılmıştır. Mahmut Şevket Paşa ise, "Ordunun hiçbir siyasî partiye bağlı olmayarak hareket ettiği ilan edildiği halde", buna uyulmadığını, uyulması gerektiğini yeniden belirtmiştir. İttihat ve Terakki liderlerinden Seyit Bey'in şu sözü, çözümsüz olan sorunu da göstermektedir: "İttihat ve Terakki Fırkası doğrudan doğruya ordudan doğmuştur. Ordu baştan başa İttihat ve Terakki Fırkası'dır."

31 Mart Vak'ası'nın asıl sebebi, ordu içindeki siyasî gruplaşmalardır. 1908 Meşrutiyeti ile birlikte iktidar formülü içinde askerin işgal ettiği yer tescil edilince, iktidar peşinde koşanlar doğrudan ordu içinde siyasî fırkalar şeklinde örgütlenmeye başlamıştır. Ayaklanma, İttihat Terakki'nin beceriksiz ve kontrolsüz ve kestirmeden şiddet araçları ile baskı kuran iktidarına karşı, yine ordu içinde başlayan bir muhalefetin eseridir. Muhalefet örgütsüz olduğu için başarıya ulaşamamış, bu arada halk desteği sağlamak için dinî motifler öne çıkınca "irtica" olarak adlandırılmıştır. Beşiktaş'ta bir Müslüman kadının, bir Rum gencine kaçması üzerine, galeyana gelen halkın Rum gencini linç etmesinin, 31 Mart ayaklanması içindeki ağırlığı, "irtica"nın mahiyeti hakkında da fikir vermektedir.

Ordu önce ikiye (İttihat ve Terakki-Hürriyet ve İhtilaf fırkaları), sonra daha küçük parçalara bölünmüştür. Sonuçta birbiriyle siyasî rekabete giren subayların başında bulunduğu ordu Balkan çetelerine mağlup düşmüştür.

31 Mart, Ergenekon'un atası olan örgütlenmelerin ilk operasyonlarından biridir. Bu tür örgütlerin bugün de başına geldiği gibi bu olay da kısa zamanda kontrolden çıkmış ve devlete büyük zarar vermiştir. Bu olay, partiye (daha doğrusu partilere) dönüşmüş ordunun ülkeye vereceği zararlar hakkında bir fikir vermektedir.

31 Mart'tan bir asır sonra, üzerinde mutabık olunacak hüküm şudur: Ordu, siyasetin uzağında durmalıdır.

13 Nisan 2009, Pazartesi
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/4/2009 - Muhsin Yazıcıoğlu

TÜRKİYE'NİN YİĞİDİ SON YOLCULUĞUNA İŞTE BÖYLE UĞURLANDI - VİDEOLAR - FOTOGALERİ

İŞTE İHA MUHABİRİNİN BULUNDUĞU YER - KARELER

İŞTE YAZICIOĞLU'NUN EN BÜYÜK HAYALİ

İŞTE İHA MUHABİRİNİN KARLAR İÇİNDEN ÇIKARILDIĞI ANLAR - VİDEO

SEVENLERİNDEN YAZICIOĞLU'NDA KLİPLİ VEDA - İZLE

ENKAZDAN ŞOK GÖRÜNTÜLER - TIKLAYIN

YAZICIOĞLU'NUN ÖLÜMÜNDE KORKUNÇ İHMAL - TIKLAYIN

KAZADAN HEMEN SONRA 112'Yİ ARAMIŞTI - İŞTE İSMAİL GÜNEŞ'İN YÜREK YAKAN FERYADI -

İŞTE YAZICIOĞLU'NUN SON FOTOĞRAFI

FOTOĞRAFLARLA MUHSİN YAZICIOĞLU

İŞTE O DAĞ - KARELER İÇİN TIKLAYIN

YAZICIOĞLU'NUN KENDİ SESİNDEN ŞİİRİ: ÜŞÜYORUM - İZLE

YAZICIOĞLU'NUN KENDİ SESİNDEN 2. ŞİİRİ: SEVGİDE GÜLLER AÇSIN - İZLE

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/3/2009 - "Muhsin Başkan"

Kategori: Deneme

"Muhsin Başkan" [Sadık Yalsızuçanlar]

Mümtaze’r hoca kullandı başlığı ama Yazıcıoğlu’nun ardından birkaç kelam ederken başka bir başlık aklıma gelmiyor. Bu, bir ünvana dönüşmüş, ‘Başkan’ ikinci adı olmuş, onunla bir selamı dahi olsa, hemen herkes ‘Muhsin Başkan’ diye söz etmiştir.
Yazıcıoğlu eşikten geçti. Yanarak, boğularak, donarak, doğum esnasında, kanser veya ağır nüzul ile ölüm manevi şehitliktir. O’ndan geldik, dönüşümüz O’nadır, Yunus Emre’mizin sözüyle, ‘ölürse tenler ölür/canlar ölesi değil…’ Üstelik, Yazıcıoğlu, özellikle yedibuçuk yıllık Mamak cehenneminden sonra kavileşen imanı ile ölümün vuslat oluşunu tatmış bir mümindi. Yani ‘her dem yeni doğarız/bizden kim usanası’ diyenin Türkçe sözle mayaladığı Anadolu topraklarından yeşermiş bir ‘hormonsuz köylü’ idi. Ruhun terk ettiği bedenini kendisi gibi köylüler buldu. İki gün boyunca ‘Devlet’in ulaşmadığı o çetin yere onyedi köylü ulaştı.
Yazıcıoğlu ile ölümünden beş altı gün önce Kanal A’daki bir canlı yayınından sonra, Öveçler’deki bir dostunun ofisinde birkaç saat sohbet etmiştik.
Yol arkadaşlarından Zülfü Canpolat’la ‘Başkan’ adında, kendi yaşamını konu alan bir söyleşi kitap çalışması yapıyorduk. Üç gün boyunca yaptığımız söyleşi beni derinden etkilemişti. Canpolat’ın özellikle Elazığ’da Oniki Eylülün kabus dolu günlerinde hücrede ve tutukevinde yaşadığı kıyıcı zulmü de konuşmuştuk.
12 Eylül, Türkiye’nin en tahripkar cehennemidir.
Bu ateşin içinden milyonlarca genç geçti.
Diyarbakır’da onbinlerce Kürt yedi sekiz yıl içinde sistematik biçimde işkenceden geçirildi.


TAMAMI


Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/3/2009 - Sandık başına giderken...

Kategori: Makale

Sandık başına giderken... [Ahmet SELİM]

Bugün milletin günü. Herkes susacak o konuşacak. Gidecek sandık başına, vicdanıyla yüreğiyle aklıyla hür iradesini kullanıp oyunu verecek. 1950 seçimlerinin sadece sevincini hatırlıyorum. 1954 seçimlerinde ise, küçük bir çocuk olmama rağmen, babamla beraber meydanlardaydım. Meselâ şu hâtıram, hâfızamda capcanlıdır...

Kıztaşı'nın dibinde bir adam oturuyor, saygı telkin eden hoş bir görünümle... Kürsüde biri konuşuyor, o en sonra konuşacakmış. Babam kulağıma eğildi: "Bak o adam Osman Bölükbaşı. Hastalanmıştı, iyileşti. Aslan gibi maşallah!" Daha bir hayran, hayran bakmaya başladım. Babam kolay beğenmezdi bir adamı.

Ona göre, siyasetin seçimin önemini anlamak; adam olmanın şartıydı. Vatandaş olmak, sorumlu birey olmak, siyasetle ciddi olarak ilgilenmekten geçerdi. Bana siyaseti tanıtıyordu.

Beni Mareşal'in cenaze törenine de götürmüştü. İlkokula yeni başlayacaktım daha. Öyle bir manzaraya şahid oldum ki, benzeri görülemez... Biz Fatih'te kaymakamlığın önündeki parktayız, babam beni korumak için, kalabalığı uzaktan seyrediyor... Tekbir getirerek gelen mahşeri bir kalabalık... Tekbir sesleri gök gürültüsü gibi... Atlı polisler kendi atlarını bile kontrol edemiyor, bırakın kalabalığı... Tekbirin bambaşka bir mehabeti var. Dev bir dalga gibi yükseliyor, yükseliyor; sonra kırılıp sahile doğru yayılıyor... Korkudan çok, hayranlık, takdir, iftihar heyecanları duydum. Benim milletim, benim milletimin gençliği...

...Şu satırları apayrı bir hazırlıkla yazmaya başlamıştım. Yakın tarihin bazı hâtıralı tesbitlerinden yola çıkarak seçimin özel bir derinlik boyutu üzerinde duracaktım. Elim kazanın meydana gelişi, hepimizi ciddi olarak çok sarstı; çelişkili haberlerle birkaç defa altüst olduk.

Benim, yadırganacağını bildiğim, tuhaf varsayımlarım ve kendi kendime söylenmelerim vardır... Onlardan birini, bağışlanma güveniyle söylemek istiyorum şimdi. Birtakım somut alerji bağlarını bir tarafa itip, kişilik değerini öne çıkararak şöyle bir tasavvur doğuyor içimde: Muhsin Yazıcıoğlu, İçişleri Bakanı olsaydı nasıl görev yapardı, ne gibi bir performans sergilerdi? Çok yakışırdı, çok başarılı olurdu... Ben böyle düşünüyorum. Seçmenin "aklını başka yerde, gönlünü başka yerde" bırakan dünya işlerini hiç sevmiyorum. Bir yorumcu "Muhsin Yazıcıoğlu'nu bu kadar sevdiğimizin farkında değilmişiz" dedi, çok da doğru söylemiş oldu. Bunun sebebi "aklımızın başka gönlümüzün başka yerde olması" gerçeğinin bizi biraz duyarsızlaştırmasıdır.

Muhsin Yazıcıoğlu, dar çerçeve içinde mütalaa edilebilecek bir siyaset adamı değildi. Bir "sevgi oylaması" yapılsaydı, ilk birkaç isimden biri olurdu. Ben sağda, merkezde onu sevmeyen bir tek kişiye rastlamadım bugüne kadar.Bir arkadaşı hatıralarını anlatırken, mücadelenin karşı tarafında bulunanların şöyle bir şart ileri sürdüklerini anlattı: "Muhsin Yazıcıoğlu'nun kefaleti olursa, kabul ederiz". Rakibi bile onun sözlü kefâletini senet sayıyor! Çok önemli bir husustur. Varlığı teminat teşkil eden kişilerin her yerde her yönde artması; yapılanmaların ve sosyal-siyasi ilişkilerin bir sıhhat dengesine oturması açısından fevkalâde önemlidir.

Geçen gece, kitaplarımın ve evrakımın arasında, çatıdaki küçük odamın penceresinden uzak ışıklara bakıyordum... Sonra, soğuğa rağmen terasa çıkıp uzun müddet oturdum ve düşündüm, düşündüm... Şu an acaba Muhsin Yazıcıoğlu neredeydi? 1967 kışında köyümüzden dönerken, Istranca dağlarında otobüsümüz devrilmişti. Tipi vardı, kar fırtınası vardı; en yakın köy 12 km uzaktaydı...Göz gözü görmüyordu.. Herkes köye doğru yola çıktı, biz düşüp kaydıkları için mesafe alamayan iki kadın akrabamızla tepede kaldık... Tesadüfen zincirli bir askeri vasıta geçti ve durdurup kadınları o vasıtaya yerleştirdik... Bir kardeşimle yalnız kalmıştık. Karlı dağlar başında... "Rüzgar aşağıya doğru esiyor... Yüzümüzü kaşkolla kapatıp, rüzgarla beraber koşalım... Ayaklarımız yere değmez bile... Yelken açmış gibi akalım aşağıya." dedim. Aynen uyguladık ve başardık... Orada yaralı olarak kalsaydık, ne cep telefonu var ne bir şey... Yol kapalı, haberleşme yok... İşte Yazıcıoğlu kardeşim, öyle bir durumdaydı... Saatlerce gözlerimi uzak ışıklara dikip öylece oturup dualar ettim... Bu seçim, belki de seçimlerin en acısı... Asıl yazacaklarımı, şimdilik erteliyorum...

29 Mart 2009, Pazar

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/3/2009 - "Gardaş..."

Kategori: Makale
"Gardaş..." [Mümtaz'er TÜRKÖNE]

Muhsin Başkan'ın, muhatabına hitap şekli buydu. Koyu bir Orta Anadolu vurgusuyla ve sıcak bir ses tonuyla karşısındaki ile muhabbete "gardaş..." diye başlardı. Duygu ortaklığını bu kelime ile yakalar ve sık sık tekrarlayarak sürdürürdü. "Duygudaşlık"... "Fikirdaşlık" değil. Galiba fikrin pek önemi de yoktu.

Muhsin Yazıcıoğlu'nu kavga esnasında tanımıştım. Kavga sona erdikten, fikirler darmadağın olduktan sonra da devam eden yakınlığımızı bu duygu ortaklığına bağlardım. 70'li yıllarda girdiğimiz kavga üzerine uzun yıllar düşündüm. Sosyal bilimlere aç bir kurt gibi dalmamın arkasında, yaşadıklarımıza anlam verme çabası vardı. Düşünce sembollerle gelişiyor. Muhsin Başkan da elverişli bir semboldü.

Bir hanımın yanında başını yerden kaldıramayan Anadolu delikanlısının, sabit gözlerle bir yere bakması lâzımdı. Cemiyet içinde konuşurken ellerini koyacak yer bulamayanların tutacakları bir şeyler lâzımdı. Sabit gözlerle ideolojilerin ütopyalarına dalmışken, güzel bir çift göze çaktırmadan bakarak bir şeyler söylemek mümkündü. Size fazla gelen, koyacak bir yer bulamadığınız ellerinize önce bir sopayı sonra da 7.65 mm çapında bir silahı aldığınızda sosyofobiniz de kayboluyordu. Neden kavga ettik, sorusuna bugün verdiğim cevap bu. Bir nedeni yoktu. Paylaşamadığımız bir şey yoktu. Sadece kavga etmemiz gerekiyordu. Bahaneler çoktu. Sebepler değil, kavganın kendisi önemliydi. Sesimizi kimse duymuyordu. Gerçi pek konuşmayı da beceremiyorduk. Konuşmak yerine dövüşmeyi tercih ettik.

Muhsin Başkan'ın "gardaş" hitabı, size benzeyenlerle sırt sırta vererek üzerinize düşmanca gelen her şeye karşı direnme çağrısıydı. Düşmanca olan sol ideolojiler değil, şehirlerin soğuk yüzüydü. Batı Anadolu'dan, Trakya'dan gelen ve dağarcığında "gardaş" kelimesi bulunmayan arkadaşlarımızın da, kestirmeden bu frekansa geçmesi, bu kelimedeki duygudaşlık yükünün eseriydi.

Önceki gün yazdığım yazıya, 70'li yılları bizim tam karşı kutbumuzda yaşayanlardan tepkiler geldi. Hürriyet gazetesinin, dün itibarıyla değişen ve Muhsin Yazıcıoğlu'na düşmanlık yayan yayınını da, aynı çevrenin eseri olarak gördüm. Haksızlık ediyorlar. Yazdıklarım için "Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte solcuları nasıl dövdüğünü anlatıyor." diyorlar. Ben kimseyi dövmedim, ama epeyce dayak yedim. Ama biz solcuları öldürdük. Tıpkı solcuların da bizi öldürdüğü gibi. O yıllarda bu kavgada çoğu genç tam 5 bin insan hayatını kaybetti. Geride kalan acıları ve istikbali kararanları da unutamayız. Kavgayı bizler çıkartmadık. "Bizler" derken solu da kastediyorum. Ama kendimizi bir "gardaş" kavgası içinde bulduk. Artık hepsi geride kaldı. Bugüne intikal eden sadece Ergenekon çetesi var. Benim Ergenekon'a duyduğum öfkenin arkasında da bu 5 bin kişinin hayatı duruyor.

Hrant Dink cinayeti üzerine Muhsin Başkan ile Zaman'da yayımlanan bir röportaj yapmıştım. Amacım, provokasyonları önlemek için ondan mesajlar almaktı. Ona Hrant'tan bahsetmiş, tam bir Anadolu delikanlısı olduğunu anlatmıştım. Karşılaşmış olsalardı mutlaka "gardaş" diye hitap ederdi. Dink'in arkasından yazdığı şiiri okumuştu. Şu satırları unutmadım: "Kan sızıyor Fırat'ın delinmiş tabanından toprağıma/Bağrımdaki bütün Mehmetler ağlıyor/Oğlunun adını Fatih koyan bütün Ermenilerle birlikte."

Önceki ay, "Son ülkücü" ile birlikte, Karşıyaka Mezarlığı'nda ülkücülerin mezarlarıyla birlikte Deniz Gezmiş'in, Mahir Çayan'ın mezarlarını da saygı içinde ziyaret etmiştik. Bugün, Muhsin Yazıcıoğlu'nun hatırasına, eski solcuların da saygı göstermesini bekleyecek kadar kendime ve o nesle güveniyorum.

Muhsin Başkan'ı sevenlere Türkiye'den kaçarak hayatını Meksika'da sürdüren bir sosyalistten aldığım mektuptaki şu "gardaş"ça satırları aktarıyorum: "Liderinizin, ideolojik olarak hemen hiçbir şey paylaşmadığım Sayın Yazıcıoğlu'nun üzüntü verici şekilde yitirilmiş olmasına içtenlikle üzülen bir sosyalistten duygudaşça bir gönderi almak belki kederinizi bir nebze olsun azaltır düşünce ve umuduyla yazıyorum bu sözcükleri. Akıllarını ve vicdanlarını ideolojinin körleştirici kuyularında yitirmemiş olanlar, tutarlığından, ilkelerinden, yiğitlikten ödün vermeyen insanların varlığını yadsımazlar -böylesi erdemlere sahip olan insan düşünce bazında kendilerinden çok çok uzak da olsa. Sayın Yazıcıoğlu tutarlı, ilkeli, yiğit bir insandı, buna kuşkum yok, üzüntüm bundan, üzüntüm içten."

29 Mart 2009, Pazar
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
  • ANAXIMANDER’İN VECİZESİ
    Martin Heidegger
    Çev: Nejat Aday

  • Hakkımda

    Lafz u suret ü cism içre anlamak isterler bizi, Biz ne elfazız ne suret cümle mana olmuşuz. Niyazî Mısrî


    Kategoriler

  • Deneme
  • Enteresan e postalar
  • Makale
  • Mizah
  • müzik, ilahi, kur'an indirme/download
  • Seçki
  • Arkadaşlarım



    SOHBET ODASI

    ::Ders Notları
    :: Hazır Cevaplar
    :: Deyimler Sözlüğü
    :: Şiir Dinletisi
    :: Deyimlerin Öyküsü
    ::
    Biyografiler
    ::
    Ders Bulmacaları
    ::
    Türk Destanları
    ::
    Dünya Destanları
    ::
    Bilmeceler
    ::
    Masallar
    ::
    Sesli Kitaplar
    ::
    Şiir Üzerine Aforizmalar
    ::
    Performans Ödevleri &