td width="90">

KARTALLARIN KANADINI YOLMAK DOĞACAK NESLİN KARTAL OLMASINI ENGELLEMEZ. <> İÇİNDE ZATEN KÖTÜLÜK OLAN BİR RUHA EL ATMAKLA, ŞEYTANIN NE KAZANCI OLABİLİR?(ARTHUR MILLER) <> ÇOCUK TRAJEDİDE GÜLER,İHTİYAR, KOMEDİDE AĞLAR.(M. UNAMUNA) <> SÖNDÜREMEYECEĞİN ATEŞİ YAKMA '(SELİM GÜNDÜZALP) <> TOPUĞA ÇIKMAYAN SULAR,DENİZ İLE SAVAŞ EYLER '.(YUNUS EMRE) <> ERİŞİR FETHE, FEDAÎSİ OLAN DAVALAR.(FARUK NAFİZ) <> ALTIN PRANGALAR, DEMİR OLANLARDAN ÇOK DAHA KÖTÜDÜR.(M.GANDHI) <> ÇOCUK, ELMAYI GÖRMEDEN KOKULU SOĞANI ELİNDEN BIRAKIR MI?(Hz. MEVLÂNÂ) <> ORMAN HAYATI BESTELERKEN ÇIT ÇIKARMAZ DA BALTA DAĞLARI İNLETİR. <> FİLDİŞİ KULE

Bazen namazda veya oruçta bulamadığın feyzi, belâ ve mihnette bulursun.(İbn Arabî)

21/9/2009 - Ocak'a kadar askerdeyim....

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/7/2009 - İHL'ler: Toplumun “kurtarıcı ruhu”

Kategori: Makale
İHL'ler: Toplumun “kurtarıcı ruhu” [Yusuf KAPLAN] 

Eğri oturup doğru konuşalım: İHL'ler, bu ülkede “din adamı” yetiştirmek için açılmamıştır. Vatandaş, bu ülkenin doktorlarının, mühendislerinin, valilerinin, kısacası yönetici elitlerinin dininden, kültüründen, tarihinden, ahlâkî değerlerinden habersiz olmasını istemediği, bundan endişe ettiği için İHL'leri kendi imkânlarıyla ve gayretleriyle açmıştır.

Şimdi burada “İHL'lerin dışındaki liseler 'dinsiz' insanlar mı yetiştiriyor?” gibi abuk sabuk sorular sormanın âlemi yok.

Soru şu burada: Düz liseler, bu ülkenin çocuklarına tarih şuuru, medeniyet ideali ve dolayısıyla yeterli miktarda özgüven duygusu kazandırabiliyor mu acaba?

Bu soruya rahatlıkla “evet” diyemeyeceğimizi hepimiz biliyoruz. Oysa bir ülkenin temel eğitim kurumlarında, o ülkenin çocuklarına -elbette ki eleştirel, analitik ve karşılaştırmalı bir yaklaşımla- köklü bir tarih şuuru, güçlü bir medeniyet ideali, ruhu ve fikri kazandırmak, temel eğitimin birincil şartıdır. İngiltere'de Shakespeare'in sanki hâlâ bugün yaşıyormuş gibi bütün eserlerinin, tiplemelerinin, ana okulundan üniversite öğrenimine kadar bütün kuşaklara derinlemesine öğretiliyor olmasının nedeni, gerekçesi budur.

Örnekleri uzatmaya gerek yok. Fransızlar, bütün eğitim kurumlarında kendi çocuklarına Fransız kültürünü, düşüncesini, sanatını, tarihini bütün boyutlarıyla öğretirler. Aynı şey İtalyanlar için de geçerlidir, Almanlar için de, Japonlar için de.

Ama bizim için aslâ geçerli değildir. Türkiye'deki eğitim sistemi, çocuklarımıza, Yunus'u, Mevlânâ'yı, Itrî'yi, Sinan'ı bile -özgüven ve ruh kazandıracak şekillerde- öğretmez. Bizim çocuklarımız, bu öncü figürlerin ne söylediğini, neden çağları aşan bir ses'e sahip olduklarını öğrenemezler kendi ülkelerinin eğitim kurumlarında. Medeniyetimizin yapıtaşlarını döşeyen bu figürlerden yola çıkarak bizim çocuklarımıza köklü bir medeniyet ve tarih şuuru, ideali ve ruhu kazandırmaz bizim eğitim kurumlarımız.

Böyle bir “millî” eğitim sistemi dünyanın hiçbir yerinde yoktur.

Hâl böyle olunca, köklü bir medeniyet şuuruna, idealine, fikrine ve ruhuna sahip olamayan kuşakların özgüvenlerinin gelişmesini, başka kültürlerle, medeniyetlerle ve dünyalarla yaratıcı ilişkiler kurabilmelerini beklemek elbette ki ham hayalden ibaret olacaktır. Ama bu durum, bu milletin kendi çocuklarının intiharını hazırlaması değil de, nedir Allah aşkına!

Oysa Batı'daki bütün ortaöğretim kurumları, birer İHL gibidir: Aristo'yu da, Kant'ı da, Bach'ları da, Mahler, Mozart, Betheevon'ları da, İncil'i de, Das Kapital'i de özetle özümsetir kendi çocuklarına Batılı öğretim kurumları.

Peki ya bizde? Bizdeki eğitim sistemi, öncelikli olarak tarih şuurunu ve medeniyet ufkunu yıkarak, yok ederek işe başlar: Kendi çocuklarımıza körkütük bir Batı uygarlığı hayranlığı ve dolayısıyla aşağılık kompleksi aşılar.

Böyle “millî” eğitim sistemi nerede görülmüş? Kendi çocuklarına köklü bir ruh ve ideal kazandıracağına, özgüvenlerini yok eden, çocuklarını manen, entelektüel olarak intiharın eşiğine sürükleyen inkârcı ve yabancılaştırıcı bir eğitim sistemine “millî” bir eğitim sistemi denebilir mi?

İşte İHL'ler tam da bu anlamda Türkiye'nin gerçek “millî” olan yegâne eğitim kurumlarıdır: Bu toplumun medeniyet kurucu dinamiklerini, iddialarını, ideallerini çocuklarına verebilen tek eğitim kurumudur: Yani bu toplumun kurtarıcı ruhu, nefes borusu, özgürlüğünün ve özgünlüğünün tek kaynağıdır. Çünkü İHL'ler -bütün eksikliklerine rağmen- Mevlânâ'nın pergel metaforunun en iyi uygulandığı yani bir yandan kendi kültürel dinamiklerimizin öğretildiği, öte yandan diğer kültürlere açılmanın mümkün olabildiği, sinerji yaratabilecek, algı kapıları potansiyel olarak bütün dünyalara açık yegâne eğitim kurumları.

Bu nedenledir ki, toplumunun ruhunun kurtarılması, ufkunun ve önünün açılması anlamında, İHL'ler bu topluma en az 50 yıl kazandırmıştır.

O yüzden İHL'lerin önündeki haksız ve ayrımcı katsayı uygulamasının kaldırılması, Türkiye adına sevinilecek bir adımdır; gürültü patırtı yapılacak bir şey değil. Bu nedenle, bu konuda gürültü patırtı yapanların yaptıkları şeyin ne kadar aptalca, beyinsizce, ayırımcı, ötekileştirici, insafsızca ve vicdansızca bir girişim olduğunu söylemek bile gerekmiyor.

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/7/2009 - İHL meslek liseleri midir?

Kategori: Makale

İHL meslek liseleri midir?  [Hayretttin KARAMAN]

Birand, dün kısmen alıntı yaptığım yazısında “İmam Hatip Liselerinin sayısının fazla olduğunu, bunların aslında kaliteli imam hatip yetiştirmek üzere meslek liseleri olarak açıldığını, ama böyle devam etmediğini, halen mezunlarının yüzde 54'nün kızlar olduğunu kaydettikten sonra soruyor:

“Şunun adını koyalım. İHL'ler din okulları mı, yoksa Meslek Lisesi mi ?”

Sayın Birand,

Ben bu okulların ilk mezunlarındanım, 1951 yılında yedi vilayette açıldıklarında nitelikleri ne meslek, ne lise, ne de din okulu idi. Bize söylenen şuydu: “Yedi yıl okuyup mezun olacak, daha ziyade köylerde imam olacaksınız. Sizin için İlahiyat alanı dahil hiçbir yüksek öğrenim imkanı olmayacak”.

Biz mezun olunca yüksek tahsil görmekte ısrar ettiğimiz için İlahiyat Fakültesine ve diğer fakültelere almak yerine bir Yüksek İslam Enstitüsü açtılar. Daha sonra ilgili kanun çıktı ve okullarımız “hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci hazırlayan orta öğretim kurumu” niteliğini kazandı; mezunları, katsayı ayrımcılığı olmaksızın her dalda yüksek öğrenim görme hakkını elde ettiler. Bu da yıllarca böyle uygulandı, -laikçilerin korkusu veya vehmi dışında- hiçbir kötü sonucu da olmadı.

Şu halde İmam Hatip Liseleri, ilgili kanuna göre “meslek lisesi” değildir; “hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci hazırlayan” liselerdir. 28 Şubat'tan sonra “Hem yüksek öğrenime” cümlesi haksız olarak “kendi alanlarında” şeklinde uygulanmaya başladı. Kanun yıllarca böyle bir kayıt bulunmadan (bütün yüksek öğrenime açık olarak) uygulandı, o zaman meşru olan sonradan niçin meşru olmaktan çıkarılıyor? Bunun ideolojik bağnazlık ve hak tanımamadan başka açıklaması olabilir mi?

“Hem mesleğe” olduğu için İmam yetiştiryor, “hem de yüksek öğrenime” olduğu için kızlar dahil binlerce gencimize orta öğrenim veriyor ve yüksek öğrenime hazırlıyor.

Bunun neresi kötü?

İşin aslını birkaç yıl önceki bir yazımda şöyle ifade etmiştim:

Türkiye'nin egemen laiklik anlayışına göre genel devlet okullarında belli bir dinin (mesela yalnızca İslam'ın ve Sünnî yorumun) eğitim ve öğretimi yapılamıyor. Başka ülkeler bunun çaresini iki şekilde bulmuşlar: 1. Haftanın belli bir gününde okulda, program ve hoca seçimi dindar velilere bırakılan din eğitim ve öğretimi yapılmasına imkan vermişler ve/veya öğrencilerin kiliseye götürülmelerini, kilisede Pazar okullarına devam etmelerini mümkün kılmışlar. 2. Kilise, vakıf ve derneklerin, standart orta öğretim seviyesindeki derslerin yanında -devlet okullarında bulunmayan- belli dinlerin eğitim ve öğretimine de program içinde yer veren okullar açmalarına imkan tanımışlar.

TC bu iki yolu da açmaya yanaşmıyor. Dini ve din eğitimini kontrol altında tutmakta ısrar ediyor. Bir yandan bu hassasiyet, diğer yandan halkın baskısı İmam hatip Okullarının açılması ile sonuçlandı. Uzun yıllar muhalif seslere rağmen bu okullar, hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci yetiştiren okullar olarak devam etti, bundan hiçbir kötü (ülkeye, halka, dünyaya zararlı) sonuç çıkmadı, tam aksine bu okullar, zaman zaman, yer yer hem eğitim ve öğretim kalitesi hem de disiplin yönünden bir adım ileride de oldular. Fakat bu yol, bu “iki tarafı da tatmin etmesi, üzerinde uzlaşma sağlanması gereken çare” laikçi kesimleri rahatsız etti; kehanetlere, geleceğe yönelik gülünç tehlike beklentilerine (mesela bu okullardan mezun olanlar şu tarihte iktidara gelip şeriat yönetimi getirecekler kehaneti) dayanarak, bunları yayarak okulların, birden olmasa da zaman içinde kapanması için radikal tedbirlere başvurdular. Bu tedbirlerin demokrasi ortamında yürütülmesi mümkün olmadığı için askere müracaat ettiler, 28 Şubatlara hayat verdiler, dipçik göstererek tedbirleri yürürlüğe koydular. Bu yöntemin demokrasi ve insan haklarına aykırı olması bir yana ülkede birlik, beraberlik ve huzura zarar vereceği apaçık ortada iken buna da aldırmadılar. Şimdi İmam Hatip Liselerinden (zaten ortası yok edilmişti) mezun olanlar yalnız İlahiyat Fakültelerine girebiliyorlar, bu da okullara rağbeti azaltıyor, öğrenci sayısını düşürüyor, 1930 lu yıllarda olduğu gibi “öğrenci bulunamadığı için kapandı” hikayesi tekrar sahneye konmaya çalışılıyor.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/7/2009 - "İçinizdeki öküze "OHA" deyin" adlı kitaptan... (Bülent AKYÜREK

Kategori: Makale
"İçinizdeki öküze "OHA" deyin" adlı kitaptan... (Bülent AKYÜREK)
 
Amerika'nın  başını çektiği  batı, zalim bir ereksiyon medeniyetidir! Her batılının cinsel uzvuyla bir problemi vardır. Rahibinden rahibesine kadar yüzyıllar boyu bunu aşamadılar.

Batı bu yüzden dikine bir medeniyet kurdu. Yüksek kuleleri, dik yürüme biçimleri, fezaya çıkma istekleri, penis biçimli nükleer başlıklı füzeleriyle yükseldiler. Bir cinsel uzuv gibi davranıp, her şeyi dik algıladığınız vakit günbegün dikleştiğinizden karşınızda yataylık istersiniz. Ortaya  çıkmış ereksiyon medeniyetini suturacak kurbanın en büyük özelliği domalmış olmaktır. Domalmanın sakinleştirici gücü onları bir müddet sakinleştirir ama bu taleplerinin bittiği anlamına gelmemelidir çünkü batı artık tecavüzünü gerçekleştirirken kurbanının acı çeken yüz hatlarını görmek istiyor ve acıyla atılan çığlıklarla boşalmak istiyor.

...Oklar, mızraklar, kılıçlar, füzeler sivri uçlarıyla vajina arar. Penis kafalı batılılar bunu böyle bilir, böyle düşünürler.

Son Haçlı Seferi pornografiktir, bunu Irak'taki son olaylarla ispatladım kendime. 2006 şubatının  son haftasında on yaşındaki çocukları duvar dibinde dipçik ve tekmelerle  döven Amerikan askerlerini  bütün dünya izledi. Yalnız, hiçbir insan fondan gelen "Yesss!" seslerini duymadı, o sözü çözemedi. (s.34,35)

...Gökten inerek kurtarıcı olacak olan İsa'nın ise artık kimi kurtaracağından emin olun. İsa bizden ağalar, Hz. Muhammed bizden, tabiat bizden mahlukat bizden. Biz de onlardan olursak problem yok!

Batının fermuarına karşılık doğunun uçkuru vardır. Aklından kötülük geçtiğinde  uçkurundaki kırk düğümü çözerken kırk kapıdan geçer. Oysa batı fermuarlıdır. Cırt açılır iş bitirilir ve cırt kapatılır. Saniyelere sığdırılmış iki cırt sesine evlatlarımızı kurban vermeyelim.  (s.36)

Erotizmin pornografiden farkları vardır: Erotizmin içine izleyici katılır. Filmin bir sahnesisinde kadının düğmesi açılır ve gerisini seyirci tamamlar. Düğmeyi açan el sen olursun. Kadını öpen dudaklar senindir. Oysa pornografide tüm hakların talana uğrar. 

Her insan erotik bir filmde sevdiğini anımsayabilir ama pornografinin boğucu, çıldırtan, karanlık atmosferinde sevdiklerini hatırlamamak için gayret sarf eder. (s. 37)

...Dediklerimden yola çıkarak izleyici olmayı kabullenmeyin. Zulmü izleyen hiç kimse doğulu olamaz!

Her  millet kendi pornografisini ouşturur.  Pilli, elektrikli vibratörler, dört zamanlı motor tekniğiyle yapılmış titanyum tatmin aletlerini Japonlar icat etti. Japonlar, oluşturdukları pornografik sahnelerde "Birgün insanlığı teknolojiyle becereceklerini" anlatmaya çalışıyor gibiler. Modern donanmlı Avrupa pornolarında gruplar ön plandadır. Bie Hintli, Çinli, Zenci, ya da Arap'a filmin sonuna kadar bütün kanatlardan Haçlı'lar saldırır. Fransız pornolarında prezervatif gibi ve korumaya yönelik malzemeler kullanılır. Her şeyi yapar ama üzerine pislik bulaştırmazlar.

Fransızların, Afrika sömürgelerine ettiklerine bakınız ne demek istideğimi daha iyi anlayacaksınız. Afrikalılar açlıktan ölürken Fransızlar onlara insanî yardım olarak klasik müzik CD' leri, klasik romanlar ve İncil dağıttılar. 

...Zaten küreselleşme felsefesi; direnç göstermeden ellerimizle çiçeklerle sınır kapılarımızdan itibaren batıya domalmaktır. 

Batıya olan yürüyüşümüzde fesimiz, sarığımız rüzgarda uçtu, şalvarımız düştü, bıyıklarımız, sakallarımız döküldü, bir güzel lenslendik, kremlendik, çıplak tavuklar gibi önlerine uzandık. Biz, pis Arap'lar gibi değildik, tez elden küreselleştik. (s. 38, 39)

İzlediğiniz tonlarca porno filmden hatırlayacaksınız: Pencereleri ve kapıları açık püfür püfür esen bir evde zavallı bir uzak doğulu dört, beş batılı tarafından iğdiş edilirken tesadüf bu ya havadan uçak geçer. Göndermeler müthiş değil mi?

Üçüncü dünya kadınına dört batılı erkeğin çullanmasından da çıkarılacak dersler vardır: Beş duyu organımız batılılarca kuşatılmış durumda. Geriye altıncı hissimiz kalıyor: Bir daha  ne zaman gelecekler korkusu!

Pornografide okşamak yoktur. Kadın bir nesne gibi kullanılır. Sert suratlı kirli adamlar, ölçüleri ideal kadınlarla birleştirilir. Tüm güzellikler çirkinlere ezdirilir. (s. 39, 40)

Pornografinin  zulmü nesnelere de yansır: Sevişme sırasında kadınların kolyelerini çok amaçlı kullanmasında üç beş din için kutsal olan tespih anımsatılarak kutsal nesnelerimizle alay edilir.

...Arabayla seks yan yana koyularak hıza vurgu yapılıyor.

...Asansör içi seks bir orgazm yükselmesi, modern çağın fütursuz miracı sanki! (s. 41)

Gelelim pornografide yeni mekanlar ve kambiyo kadınlarına...

Kambiyo kadınlarına para yatırmak büyük zevktir. Bu yüzden çok ihtiyacınız olmadan bankaya gidip hesabınızdan para çekmek istemezsiniz. Çekeceğiniz her kuruş onları üzer, ve sizi onların gözünde küçültür.

Şiddet ve tecavüz bütün batının ezbere bildiği anadilidir.

Kötüyü ağza almayız, ağza alınan kötü kelimeler şeytanın tatlı aromasıdır.

...düpedüz dayak istiyorlar. Bir isteyene iki vermesini bilen doğulular olarak  batılı arkadaşları elleri boş gönderirsek prestij kaybına uğrarız. (s. 42, 43)

Hiçbir zaman: "Arkası kırık ayakkabı da, tespih de, kaldırımlardaki balgam da bizimdir!" diyemedik. Şimdi, ben sarımsak kokan ağzımla geğirerek haykırıyorum ki: "Size yanlış gelen bütün şeyler benimdir, onlara sonuna kadar sahip çıkacağım. En kötü alışkanlıklarım bile sizin tecavüzlerinizden, Irak'ta çocuklara uyguladığınız şiddetten daha masum ve insanîdir. Sktrp gidin Yankiler, ben sandalyenin altına sümüğümü yapıştımaya devam edeceğim. Kişisel olarak gelişmemeye yeminliyim.!" (s.45)

 

Kazıklı Voyvoda artık tarihî bir vesika değil. Kazıklı Voyvoda  her batılının gerçek yüzü ve bunu zaten inksr etmiyorlar.

 

Doğudan dualarla kovulan şeytan, imparatorluğunu batıya kurdu ve yüz yıllardır oradan saldırıyor.

 

Artık kıçımızı Bach dinleyip Hewingway okuyarak, İngilizce öğrenerek, Discowery izleyerek kurtaramayız. (s. 46)

 

Batı: Adam olamamış ama bilim adamı olmuş adamlarla dolu.

 

Doğunun bilim adamı yoktur, adamların bilimleri vardır ve bu adamlar bilimlerini tabiata zarar vermek için kullanmaz.

 

Batının çıldırmış sömürgecileri “Dünyanın kıçı neresidir?” diye kutuplara gittiler. Lanetli ayaklarını oraya değdirdiklerinden beri de buzullar eriyor, dengeler bozuluyor. (s.47)

 

Çizgi film kahramanı Temel Reis; ıspanak stokları çürümekten kurtulsun amacıyla yaratıldı.

 

…görücü usulünü ilkel göstermek adına yazmadık kitap, çekmedik film bırakmadı. (s.48)

 

“Rabıta” telsiz, aletsiz iletişimin son  teknolojisidir. Batı, buna “Sanrı” diyor. Haplar, iğneler dayayıp şifa veriyorlar. (s.50)

 

Kendimize “Çüşş!” diyemediğimiz için her gün biraz daha hayvanlaşıyoruz. (s.62)

 

“Nike” şapkanın altındaki İngilizce bilen insana ölümü nasıl izah edeceğiz? (s.63)

 

“Mümin; tavus kuşu gibi ayaklarına bakandır, diye cevaplıyor mübarek.”(s.64)

 

İçindeki Devi Uyandırmış Cüceler Devleti’nin zavallı bireyleriyiz. (s.66)

 

An; zamanın içindeki taksitli ölümlerdir. (s72)

 

İnsanın aşırı sosyali ya pezevenk olur ya da hayat kadını…

 

Mizah, cahil cühelanın ayağına düşerse itici bir kalkan olur. (s.85)

 

“Susma erdemi”ni anlatabilmek için Pitagoras’ın okulunda  bir yıl susulduğu söylenir. (s.88)

 

Üç buçuk okka çeken bıyıkların tepesinden yine Doğunun ışığı yükselecek. (s.89)

 

Saldırı korkaklıktırç Hücum korku belirtisidir. Korku, dayanılmaz boyuta geldiğinde cesurlaşırız.

 

Ortada bir karşılaşma olacaksa yola düşmenin anlamı yoktur, bırakın onlar gelsinler (s.90)

 

Çocuklarımız cırcır böceği olması ama Lafonten’in Yahudi Karıncası’na  da övgü yağdırmasınlar. İlle de ikisinden biri olacaklarsa saz çalıp gezsinler, Pir Sultan gibi, Aşık Veysel gibi… (s101)

 

Kölelerin, beyleri beslediği çağdan tiksiniyorum ve beni bu iğrenç dünyadan kurtaracak tetiği çekecek olan parmağa hakkımı helal ediyorum. (s.107)

 

Cem Yılmaz’ın  “Gora” filminde beşinci element “Tahta”dır, demesindeki inceliği kimse anlayamadı. Evet, tahta fanilik duygusudur, kulluktur. (s130)

 

“Suçluluk duygusu” intihara götürür, “Günahkarlık hissi” ise tövbe, kulluk ve tevazuya götürür. (s.133)

 

Döksünler bakalım kanlarımızı. Birgün iki aylık Afgan bebeğin kanlarında boğulurlar inşallah. (s.139)

 

Gâvurların bakışlarında deliliğin sınırlarını yırtan mızraklar vardır.

 

O, şaşaalı Avrupa Birliği bizim bıyıklarımız kesilsin diye kurulmadıysa namerdim.  (s.143)

 

Biz, imanlı taburelerimizle saflarımızı sıkıştırmaya devam edeceğiz. (s.147)

 

Malum, gençlerin odasına girmek bir devletin sınır ihlali anlamına geliyor. Odada bağımsız, salonda ekonomik olarak babaya bağlı J (s.150)

 

“Kadın” deyince, ömür boyu kordon bağından kurtulamadığımız “Anneler” gelir akla.  (s.154)

 

Yeni hayat… Buruşuk bir yüz ifadesiyle  durum protesto edilir: İlk ağlama ve ilk uyku J (s.175)

 

Kişisel Gelişim, bir nevi sevecenlik kazığıdır. (s.188)

 

Don lastiğini ilk bulan adamın hakkında bile binlerce sayfa varken  124.000 peygamberden haber yok. (s.197)

 

Allah razı olsun, kişisel gelişim kitapları sayesinde zeki geçinen salakları yedi yüz metreden tanımayı başardıuk J (s.226)

 

Dağ başından inip, “Şansımı deneyeyim, olursa olur.”  Fikriyle rekabete katılan küçük adamların kaybetmesinden daha büyük bir felaket varsa o da şansını bir kez deneyip kazanmış olmasıdır. (s.233)

 

Karşınızda lise bitirmiş bir adam var çocuk mu kandırıyorsunuz J (s.240)

 

Fukara, ekmeği bulunca öyle bir uyur ki onu görenler sultan sanır. J (s.265)

 

 

 









  
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/7/2009 - “Kelime-i Tevhid, özgürlük ve güvenlik parolasıdır”

Kategori: Makale
Hakan Albayrak
“Kelime-i Tevhid, özgürlük ve güvenlik parolasıdır”

Muhterem Mustafa İslamoğlu hocanın tefsir derslerini dinlerken aldığım notları (hocaya ait sözleri, tespitleri) yıllar sonra tekrar okudum da...

Elmas madeni gibi bir şey.

Yeni Şafak okurlarıyla muhakkak paylaşmam lazım.

***

“Vahiy, bir hatırlatmadır. Demek ki unutulan bir şey var.”

“Vahiy, insanı özüne döndürür. Özünde iyi olan insan zamanla sapmıştır, kendine karşı yabancılaşmıştır. 'Zikir' (Hatırlatma) olan Kur'an, insanı yeniden doğru yola iletir, onu kendi kendisiyle barıştırır.”

“Mü'min; kendini bulan kimsedir, kendisini bulmuş kimsedir, kendisiyle buluşmuş kimsedir.”

***

“İhlas suresi 'Allah vardır' diye başlamaz, 'Allah birdir' diye başlar, 'tektir' diye başlar. Çünkü Allah'ın varlığı, ispatı gerektirmeyen bedihi bir hakikattir.”

“'Yalnızca benden korkun' buyuruyor Rabbimiz. Yalnızca Allah'tan korkmak, insanı özgür kılar.”

“Allah dışında herhangi bir şeyden korkmak insanı tutsaklaştırır.”

“İnsan BİR Allah'a kulluk etmezse, 1000 sahte ilaha, puta, tağuta kulluk etmek zorunda kalır.”

“Kelime-i Tevhid, özgürlük ve güvenlik parolasıdır.”

***

“'Yılgınlığa kapılmayın, üzülmeyin. Eğer gerçekten inanıyorsanız, insanların en üstünü mutlaka siz olursunuz' buyuruyor Rabbimiz. İman en büyük imkândır.”

“İmanı bir madalya gibi şerefle taşıyor muyuz, yoksa Müslümanlığımızı utanılacak bir şey gibi, bir ayıp gibi mi taşıyoruz? İmanımızı en büyük imkân mı biliyoruz, yoksa imanımız olduğu halde 'İmkânım yok' mu diyoruz?”

“Allah'a güveniniz, O'nun size güvenini belirleyecektir.”

***

“'E'ûzu billahi mineşşeytanirracîm', manevi bir hicret parolasıdır.”

***

“Besmele, hayatı Allah'a, mahluku Halik'e bağlayan bir köprüdür; eşyayı kutsala bağlayan bir bağdır; yüreği Rabbi'ne bağlayan bir kablodur.”

“Besmele, bir hayat felsefesidir.”

“Besmele ile başladığınız bir iş, Allah'a ısmarladığınız bir iştir.”

“Besmele, Allah'ın karışmadığı hiçbir iş yok demektir.”

“Besmele, sekülarizmi reddeder.”

“Besmelenin tam tercümesi: Rahman özelliği ile tüm yaratıklarına merhametli muamele eden Allah'ın adıyla.”

***

“Fatiha, ebedî yolun yolcularına ebedî bir teşekkürdür. 'Bizi dosdoğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna…' diyoruz. Evvelki peygamberleri ve ümmetleri, sadık ümmetleri, yani gelmiş geçmiş bütün salihleri anıyoruz.”

“'İhdinî' değil 'ihdinâ'. Fatiha'yı okuyan Müslüman, sadece kendisi için değil bütün ümmet için dua eder. Ümmeti bölenler Fatiha'yı yalanlamış olurlar.”

***

“Kur'an, imandan sonra en çok iki şey üzerinde durur: namaz ve infak.”

***

“Salâtı ikame etmek ('…veyukîmûnesselâte…'): Allah'ın huzurundaki esas duruşunu bozmamak.”

“Namazın hayatî önemine dair: En kritik anlarda bile lânet okumaktan kaçınan Peygamber Efendimiz, Hendek Savaşı'nın gecesi, yatsıdan sonra dört vakit namazı kaza ettikten sonra, 'Bize namazı geçirttiler' diye düşmana lânet etmiştir.”

“'Ben Müslümanım' demenin 'Ben berberim' demek kadar ciddiyeti olmasın mı? Berbere tarak-makas sorarlar, o da gösterir. Siz ne göstereceksiniz? Dil ile söylemek yetmez, hal ile göstermek lazım. 'Ben Müslümanım' diyeceksiniz, ama namazı kılmayacaksınız; yumurtasız omlet yemek gibi bir şey!”

***

“'Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden başkaları için harcarlar (infak ederler)' diyor. 'Rızık olarak verdiklerimizden' diyor; fazlalıklardan, işe yaramayanlardan değil.”

“Allah için veriyorsanız, dikkat edin! Kime verdiğiniz değil, kim için verdiğiniz önemli. Zekâtta malın kötüsünü vermek, Allah'a saygısızlıktır.”

“Kur'an'ın özlediği toplum fedakâr bir toplumdur.”

“Ey insan! Verirsem tükenir diye mi korkuyorsun? Öyleyse sen Allah'ı tanımıyorsun.”

“Bir Hadis-i Şerif'e göre infak eden kişi cennet gibi bir insandır. Böyle bir insan, içinde bulunduğu eve cennet kokusu verir. Onunla beraberliğiniz adeta cennette bir an yaşamak gibidir.”

***

“Bakara suresinin 77'nci âyetine göre erdemli kişiler,

- Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, nebîlere iman eden,

- Allah sevgisiyle yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara, yoksullara, kölelere karşılıksız yardım eden,

- namazı kılan, zekâtı veren, söz verdikleri zaman sözlerinde duran,

- zorlukta, darlıkta, savaşta sabredenlerdir.”

***

“Sizin kendinizi nasıl tanımladığınız değil, Allah'ın sizi ne olarak gördüğü, nasıl tanımladığı önemlidir.”

“İktidarda olmayan imanınızla övünmeniz boşunadır. Eğer iman kalbinizde taht kurmamışsa, beden ülkesinin başkenti olan yürekte imanın iktidarı hüküm sürmüyorsa, oraya şeytan hakim ise, diğer uzuvlar (eller, ayaklar, gözler…) şeytanın yolundan gidiyorsa, yazıklar olsun sizin imanınıza.”

“Şeytanın sorunu, Allah'ı inkâr etmek değil, Allah'ın hükmüne boyun eğmemektir. Buna rağmen Allah, onu kâfir olarak tanımlıyor. Demek ki Allah'ın hükümlerine isyanda ısrar, inanç mevcut olsa bile, kişiyi kâfir yapabilir.”

***

“Allah'ın sizin için biçtiği fiyat cennettir. Değerinizi düşürmeyin.”

***

“Ya Rabbi! Sen beni 1000 kez bağışlarsın da, 1001'inci kez kapına geldiğimde 'Yine mi sen?' demezsin.”

***

28 Temmuz 2009 

“Hiçbir günah, Allah'ın rahmetinden daha büyük olamaz.”

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/7/2009 - Kültür Bakanlığı uyuyor mu?

Kategori: Makale
Yusuf Kaplan
Kültür Bakanlığı uyuyor mu?

Türkiye'de traji-komik bir modernleşme tecrübesi yaşıyoruz: Türk modernleşmesi denen şey, Türk toplumunun, İslâm'ın sunduğu, tarih yapmasını mümkün kılan, insanlığın en mükemmel medeniyet tecrübesinin yaratıcı kaynağını oluşturan, seküler ve sömürgeci Batı uygarlığı gibi monolojik, dışlayıcı ve ötekileştirici değil, aksine herkese hayat hakkı tanıyıcı, herkesi nasılsa öylece kabul edici, kucaklayıcı, dolayısıyla diyalojik medeniyet ufkumuzu, ruhumuzu, iddialarımızı ve dinamiklerimizi yok sayan, yok etmeye kalkışan bir kendi kendini sömürgeleştirme tecrübesine dönüştü.

Türkiye'nin sekülerleştirilmesi projesi, tarihin henüz aşılmamış medeniyet tecrübelerinden birini yok ederek, bizi tarih yapan bir aktör konumundan, tarihte tatil yapan bir figüran konumuna sürüklemekten başka bir işe yaramıyor çünkü!

Dünyada sömürgeleştirilemeyen tek ülke olmamıza rağmen, kendi kendini sömürgeleştirme aymazlığına soyunarak tastamam metamorfoz yiyen tek ülke de biziz yine! Üstad Necip Fazıl'ın deyişiyle "tersi dönmüş ahmaklık" böyle bir şey olsa gerek!

Amerikalılar son 50 yıldır, baba üniversitelerinde çatır çatır Osmanlı kürsüleri kuruyorlarmış; büyük Osmanlı tarihçileri, -Halil İnalcık, Cemal Kafadar, Şükrü Hanioğlu, Kemal Karpat gibi Türk kökenli Osmanlı tarihçileri bile- Amerika'da yetişiyormuş! Bunlar bize hâlâ bir şey söylemiyor anlaşılan!

Amerikan deneyimi, farklı kültürleri melting pot / erime potası ilkesinin ötesinde -tıpkı Osmanlı'da olduğu gibi- nasılsalar öylece, kendileri olarak ve kendileri kalarak yaşatabilme tecrübesi üretebilmiş değil. O yüzden, Reagan'ın rahmetli Özal'la yaptığı bir görüşmede "sizden öğrenebileceğimiz ne kadar fazla şey olduğunu fark etmeye başladık" demesi, bizim suratımızda bir tokat gibi yankılanabilmeli.

Dünya, Osmanlı medeniyetinin yaratıcılığını, kuşatıcılığını, başkalarını entegrasyon veya asimilasyon politikalarıyla u/yutmak yerine herkesi özneleştirici özgüvenini, bizden çok daha önce ve çok daha derinlikli bir şekilde keşfederken; biz, dünyayı yakıp yağmayan, büyük savaşların ve katastrofların eşiğine getirip bırakan Batı uygarlığını ve laikliğini putlaştırmaya devam ediyoruz ve "insanlığın son adası" Osmanlı'yı hâlâ "gericilik, ortaçağ özlemciliği" filan gibi son derece ilkel, metamorfoz yemiş, bön ve berbat bir sığlıkla değerlendirmekte bir sakınca görmüyoruz.

Dünya, Osmanlı medeniyetini keşfederken, biz örneğin 2010 Avrupa Kültür Başkenti gibi uluslararası bir projede Osmanlı medeniyeti üzerinden bütün dünyaya yepyeni bir medeniyet fikri ve ufku sunabilecek projeler geliştirmek yerine, bir yandan, insanlığın son adası bu büyük medeniyet tecrübesini karartmaya, bastırmaya, yok saymaya çalışıyoruz, öte yandan da Osmanlı medeniyetini atlayarak İstanbul'un sanki Osmanlı'yla değil de Bizans'la ve Roma'yla tarih yaptığı, tarihin akışını değiştirdiği efsanesini öne çıkan projelere imza atmaya kalkışıyoruz.

Düşünebiliyor musunuz? 2010'da Sinan'la ilgili bütün sinema projeleri reddedilmiş! Bu nasıl bir kafadır, anlayan varsa beri gelsin! İnsanı çıldırtan bir şey bu gerçekten!

Kendi kendini sömürgeleştirmek ve metamorfoz yemek tam da böyle bir şey olsa gerek!

Ama şu ân yeni bir ekip var ve bu ekip, kısa bir süre içinde aşkla, heyecanla büyük işlere imza atmak için vargücüyle çalışıyor!

Bütün bunları şunun için yazdım aslında: Yavuz Selim'in, Kanuni'nin ve Abdülhamid'in türbelerinin kapısına şu ân kilit vurulmuş durumda! İnanılır gibi değil! "Gerekçesi ne?" diye sorduğumda, "eleman yetersizliği!" gibi son derece ilkel bir cevap aldım.

Kültür Bakanı, dekadant, vulger ve ilkel konserler için Topkapı Sarayı'nı dekor yapacağına ve bu dekadant, vulger ve bön girişimleri protesto edenleri "ilkel, barbar bunlar" diye "gaza geleceğine", Yavuz'un, Kanuni'nin ve Abdülhamid'in türbelerinin kapısına kilit vurmak gibi bir saygısızlığın ve ilkelliğin nasıl olup da yapılabildiğini açıklasın bize lütfen!

Oysa bu tarih kurucu figürlerin türbelerini kapatmak yerine; türbelerini zengin kültür ve tarih müzelerine dönüştürmenin, bu büyük tarih-kurucu öncü kişiler üzerinden genç kuşaklara ve dünyaya neler verebileceğimizi gösteren görsel, sinemasal, arkeolojik, müziksel çığır açıcı çalışmalara imza atmanın yollarını araştırmalı bakanlık.

Ama önce bu tarih kurucu figürlerin türbeleri derhal açılmalı. Çok ayıp oluyor! Tam bir skandal çünkü bu! Bu kafayla nasıl olur da Avrupa Kültür Başkenti olduğumuzu iddia etmeye kalkışabiliriz?

Kültür Bakanımız Sayın Ertuğrul Günay'ın duruma derhal et atacağından kuşku bile duymak istemiyorum! Sayın Bakan, umarım Topkapı konserine gösterdiği tepkiyi buna da gösterir herhalde! Böyle ilkellik olmaz çünkü!

24 Temmuz 2009 Cuma

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/7/2009 - Ö. Tuğrul İNANÇER ile Roportaj

Kategori: Se_ki

Dervişlerin Sohbetinden Muhammed Kokusu Gelir.

Ö. Tuğrul İNANÇER  ile Roportaj

 Sadık YALSIZUÇANLAR,

Aşığın biri, 'âşıklık ne müşkil hâldir' diyor, sizde hangi düşünceler uyanıyor aşktan söz edince?

Aşk hakkında konuşmak güneşten bir zerre, deryadan bir damla ve harmandan bir tane alarak güneşi, deryayı ve harmanı anlatmaya benzer. Hz. Mevlânâ'nın dilinden verirsek eğer, aşk nedir diye sorduklarında cevap gayet anlaşılır bir tarzda ve açıklıktadır, "ben ol da bil". Zamane tabiriyle söyleyelim. Aşk çok sübjektif birşeydir. Anlatılmaz, yaşanır. Çok sloganlaşmış bir laf, ama böyle. Anlatılmaz, yaşanır. Çünkü insanların hislerini anlatmaları kolay değildir. Siz bana gülün kokusunu anlatabilir misiniz? Siz bana çimenin yeşilini anlatabilir misiniz? Ne zaman gülü koklarsanız, ne zaman çimeni görürsünüz, o zaman gülün kokusu, çimenin yeşili anlaşılır. Dolayısıyla anlatmak mümkün değildir. Ancak aşk diye de bir vakıa vardır. Bütün vâkıalann menşei, kaynağı, menbaı olan bir hal. Çünkü kâinâtın yaratılış sebebidir. Bu sebebin süje olarak odak noktası Muhammed aleyhisselâmdır. Bu işlere aklı ermeyenlerin inkâr ettikleri, acaba mı, recaba mı diye şüphe belirttikleri bazı hadîsler ve bazı havadisler vardır. 'Ben gizli hazineydim, bilinmek istedim' hadîs-i kudsîsi, 'sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım" hadîs-i kudsîsi gibi. Halbuki ârif olana bir işâret kafidir. Bu işaretleri de ancak Allah kelâmı olan Kur'ân-ı Kerîm'de bulabiliriz. Ama işâretten anlamak için kılavuz olmak lâzımdır. Çölde, belde ayak izi takip eden kılavuzlar vardır. Onlar da aynı toprağa bakıyorlar, biz de aynı toprağa bakıyoruz.

Niye onlar görüyorlar da biz görmüyoruz?

Çünkü onların ihtisası var. Biz görmüyoruz. Öyleyse bir kılavuza tabi olup çölden geçmek lâzımdır. Kur'ân-ı Kerîm de böyle bir kılavuzsuz öğrenilmeyecek bir deryadır. Orada bazı işaretler var. Allah, kitabında kıssalara yer vermiştir. Sure-yi Yûsuf ta Züleyhâ'nın çağırdığı misafirlerin meyva ikramı sırasında Yûsuf un güzelliğini gördükleri zaman ellerini kesmeleri, fakat acı duymamalarını acaba Allah hikâye olsun diye mi anlattı? Yoksa aşka müstağrak olanların, aşka batmış olanlann bedeni acılan duymaktan bile yükseleceklerini anlatmak için mi anlattı o hikâyeyi? Allah'ta ne varsa kulda da vardır. Kul Halîfetullâh olmak hasebiyle, bizim bazı kelimelerimiz sakın ha eski lisan gibi gelmesin. Her ilmin bir terminolojisi vardır. Tasavvuf da bir ilimdir. Bu ilmin de bir terminolojisi vardır. Anlamayanlar biraz anlamaya, ıstılah öğrenmeye gayret etsinler. Bunlar anlaşılmaz şeyler değildir, ama özel terminolojisi gereklidir. Onun için öyle söylüyorum. Yaratıcıda, ne varsa, yaratılanda o vardır. Ama yaratıcıdaki sıfatlar mutlaktır, yaratılandaki sıfatlar nisbîdir ve kendi miktarıncadır. Rabbülâlemînin miktarı aklın almayacağı kadardır. Herkes kendi miktarınca rezzâktır, ama Rezzâk-ı mutlak Allah'tır. Herkes kendi miktarınca kayyûmdur, ama Kayyûm-u mutlak Allah'tır. Bunun gibi herkes kendi miktarında âşıktır, ama Âşık-i mutlak Allah'tır.

Peki Rabbin kuluna aşkından söz edilebilir mi?

Efendim, insanda olan duygu Allah'a atfedilmez diye Mevlid-i Şerifteki 'Ey habibim sana âşık olmuşam' mısrasını tenkit edenler var. Maalesef Kur'ân-ı Kerîm'deki izleri takip edemeyenler, bu tenkitlere yelteniyorlar. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah müsrifleri sevmez, Allah ihsan edenleri sever diye âyetler var mı? Bunlann tümü sevgi kökünden geliyor. Yâni Allah israf edenleri sevmez. Allah ihsan edenleri sever gibi. Demek ki, Allah'ta sevmek var. Efendim, Kur'ân terminolojisinde bu manaya gelmez falan diyenler ilmi kendi bildikleriyle sınırlı zannediyorlar. İlim Allah'a aittir ve kişinin bilgileriyle sınırlı değildir. Benim bildiğim bana, onun bildiği ona, senin bildiğin sanadır. Ama ne benim bildiğimden, ne onun bildiğinden ibaret değil ilim. Dolayısıyla bu inkârlara gerek yok.

Aşk nasıl bir bütünlüktür?

Şöyle bir misal verelim, arifler anlasın. Bir demir parçası kızgın bir ateşe sokulsa kıpkırmızı kor haline gelse ve o demir artık ben ateşim dese yalan söylemiş olur mu? Aşk böyle bir şeydir. Bu aşkın bedenî olanı vardır, ilâhî olanı vardır, ancak bunlar sütün içindeki maddeler gibi birbirinden ayrılmaz. Sütte su da vardır, ancak bütün sütün içindeki maddeler gibi birbirinden ayrılmaz. Birbirinden ayırdığınız zaman süt, süt olmaktan çıkar. Biz peynire, yoğurda, lora, ayrana, kaşara bakıp sütü göremeyiz. Süt olmasaydı onlar olmazdı. Ama aşk ne peynirdir, ne kaşardır, ne rokfordur. Onları oluşturan süttür aşk. Süt, süt olarak da içilir, ama kişiye ne lazımsa o olarak da kullanılır. Yoğurdu suyla karıştırdığın zaman ayran olur. Ama artık o süt değildir, ama süttendir. Dolayısıyla her aşk ilâhî aşk değildir ama ilâhî aşktandır. Bu hususun sohbetinin sonu gelmez. Bir Farsça mısra vardır: 'Ez-sohbet-i dervişân bûy-i Muhammed âmed' Yâni, dervişlerin sohbetinden Muhammed kokusu gelir. İşte aşkın odak noktası olan Muhammed aleyhisselâmın kokusunu almaktır mesele. Onun için dervişlerin sohbeti hiç bitmez. Birbiriyle konuşmaktan, başkalarıyla da konuşmaktan hiç bıkmazlar. Geveze bile zannedilebilirler. Halbuki insan, sevdiğini söylemekle yükümlüdür. Daha doğrusu, sevgi, kişiyi söyletir. Ve bütün noksanlıkların giderilmesinin bir tek ilacı vardır, aşk. Yunus Emre deyişiyle diyelim: 'Aşk gelicek, cümle noksanlıklar tamam olur.' Molla Câmî'nin Hz. Mevlânâ türbesinin kapısındaki beyitinin mealini söyleyelim, 'Burası âşıklar kıblesidir, noksan gelenler burada tamam olurlar.'

Aşk burcunda kim oturuyor?

Hazret-i Mevlânâ tasavvuftaki aşkın sembolüdür. Diğerlerinde aşk yok demek değildir. Hepsinde aşk vardır ama bazı kişiler bazı konularda odaklaşmışlardır. Rahmet ve merhamette Hz. Ebubekir'in, adalette Hz. Ömer'in, îmân ve hayada Hz. Osman'ın, ilim ve gazada Hz. Ali'nin odaklaşması gibi. Yâni Hz. Ali âlim de, Hz. Ebubekir cahil mi? Estağfirullah. Veya Hz. Ebubekir halîm de, Hz. Ömer değil mi? Ömer âdil de, Osman zâlim mi? Estağfirullah. Değil, ama onlar odaklaşmışlar. Bunun gibi tasavvuftaki çok önemli unsurları olan zühd, takva, aşk, terk, yardım gibi hususların da odaklaşmış simaları vardır. Yardımda Hz. Abdülkadir'dir. Burhanda Hz. Ahmet er-Rifâî'dir, terkte Hz. İbrahîm Ethem'dir, zühdde Hz. Cüneyd-i Bağdâdî'-dir, irfanda Bâyezid-i Bestâmi'dir, aşkta Hz. Mevlânâ'dır. Dolayısıyla Hz. Mevlânâ bu işin zirvesi olarak kabul edildiğine göre aşkı öğrenmek isteyenler Hz. Mevlânâ'yla biraz yakın olmaya çalışsınlar. Ne dediğini öğrensinler, Mesnevî'sini okusunlar, gönüllerini beraber tutsunlar, bir gönül beraberliği yapsınlar, bir irtibat kursunlar. Bu illa Türbe-i şerîfi'nin önünde, sandukası önünde boyun kesmekten ibaret de değildir. Buradan gönlünü göndersinler. Çünkü o büyükler, kendilerine bir adım atana asgarî on adım atarlar. Aşkın o zaman belki biraz kokusu alınmaya başlanır. Şimdi o büyükler yok, dünyamızda artık maddîlik, nefsânîlik hâkim diyenlere de cevabı, yine Hz. Mevlânâ tarafından vaktiyle verilmiş, 'Gül mevsimi geçtiyse niye üzülüyorsun? Gülsuyu var ya.'

'Birleyen şirke düştü' diyen doğru söylüyor o halde?

Hallâc'ın sözü haktır, niyeti de haktır, ama her doğruyu söylemek doğru değildir. Çünkü bütün insanlar zahirî, kabuğu korumakla yükümlüdürler. Bazen taşmalar olur. O taşmalar hududu aştı mı onu ödetirler. Çünkü mademki kesafet âleminde, dünyada yaşıyoruz, kesafet âleminin gereklerini yerine getirmek lâzımdır. Hz. Peygamber kadar kimse yüksek değildir. Ama o, baba Muhammed'di, arkadaş Muhammed'di, kumandan Muhammed'di, devlet başkanı Muhammed'di, kendi camiinin inşasında çalışan amele Muhammed'di, ama aynı zamanda Rasûlullah Muhammed'di.

Habibullah ifadesi nereden geliyor?

Kur'ân-ı Kerîm'de Habibullah tabiri geçmiyor diye bu tabirin kullanılmasının doğru olmadığını söyleyenler var. Kur'ân-ı Kerîm'de her tabiri aramak yanlıştır. Eğer her tefferuat Kur'ân-ı Kerîm'de yazılsaydı o zaman New York şehrinin telefon rehberi gibi koca bir kitap olurdu. Öyle değildir. Doğrulara işaret vardır. Yine deminki süt misalini verirsek, Kur'ân-ı Kerîm süttür, lâzım olan malzeme o sütten yapılır. Habibullah elbette ki Allah'ın sevgilisi olacak, yâni Kur'ân-ı Kerim'de Allah kimleri seveceğini söylüyor. Bu sıfatların hepsi Efendimizde var mı? Var. Dolayısıyla Allah O'nu seviyor. Böylesi basit bir mantıkla da, bunun cevabını bulabiliriz. Dolayısıyla bu sıfatı da Zât-ı Seniyyeleri hakkında pekala kullanabiliriz.

Sevgide de bir ölçüden söz edilebilir mi?

Elbette. Sevdiğini sevdiğin için sevdiğine verirsen adam olursun. Buradaki sevgiler birbirinden farklıdır. Nefsin için sevdiğini gönlün için sevdiğine vermek manasına gelir. Çünkü sevgisiz hiçbir şey olmaz bir kere, ama bizim konuştuğumuz, sevginin yüksek bahsi, yâni aşk bahsi meyil, haz, temayül, arzu, istek... bunlar da sevgi gibi gözükür ama sevgi değildir. Şöyle bir ölçü koymuş büyüklerimiz, beşeri ve nefsânî sevgide doyum, tatmin vardır; ilâhî muhabbette tatmin yoktur. Öyle bir susuzluktur ki içtikçe susuzluğun artar. Halbuki normal susuzlukta, bedenin susuzluğunda suyu içince geçer, yemeğini yeyince karnın doyar, sevgilinle vuslat edince hasretin biter. Halbuki ilâhî aşkın bütün vuslatlarında hasret vardır. Hatta çok ciddi bir nefsânî olmayan, tamamen bir gönül muhabbeti olan iki insan arasındaki aşkta bile öperken seyretmeyi özlersin, seyrederken öpmeyi özlersin. Ayağını görürsün, yüzünü özlersin. Yüzüne bakarsın elini özlersin. Doyum olmaz, doyum yoktur. Bu nefsânî olmayan ciddi bir muhabbettir ve mutlaka çok kısa bir zaman içinde ilâhî aşkın perdesi açılır. Ama doyuyorsan, ah bitti diyorsan, sonra hasretle yeniden başlar. O ayrı mesele ama onda ilâhîlik yoktur, nefsânîdir. Böyle bir ölçü koymuşlar. Bu ölçüyü de kendi kendine insanın objektif olarak doğru ölçebilmesi çok kolay değildir.

'Aşk imiş her ne var âlemde/ilm bir kıyl u kâl imiş ancak' diyen ne demek istiyor?

Bir menkıbeyle cevap vermeye çalışayım. Hz. Mevlânâ'nın hazır bulunduğu bir mecliste âyet ve hadîslerle bazı mevzular konuşuluyor. O sırada gayet asabî bir şekilde Şems-i Tebrîzî meclise dahil oluyor, 'Bırakın bu dedikoduyu. Allah bunu demiş, peygamber bunu demiş. Sen ne diyorsun?' İlim eğer âyetle başlarsa dahi Allah böyle dedi, peygamber böyle dedi, buyurdular. Filanca büyük böyle dedi, falanca zâtın kitabında böyle yazıyor. Bu nedir? Nakilden ibarettir. İşte dedikodu budur. O onu dedi, bu bunu dedi. Peki sen ne diyorsun? Yâni o elde ettiklerinden ne gibi bir hasıla ortaya çıkardın? Sen ne demeye başladın? Senin dediğin mühimdir. Onun dediği ona ait. Senin ne dediğin önemli. Onun için ilim dedikodudur. Biz bunu bir televizyon programında konuştuğumuz zaman sevgili Ahmet Özhan'la , bazı itirazlar geldi. Allah'ın ilim sıfatını inkâr ediyor diye. Hayır, bu çok fazla yanlış anlama olur. Allah'ın ilim sıfatı inkâr edilmez. Çünkü aşk da ilimden gayri değildir. İlim de aşktan gayrı değildir. İnsan sevdiği şeyi öğrenir. Sevmediği mevzuda kitap dahi okumaz. Sevmediği bir mevzunun sohbetini dahi dinlemez. Şimdi bizim bu söyleşimizi okuyanların hepsi aşktan bihaber değil, hepsi aşktan haberdâr. Neden? Çünkü dinliyorlar, çünkü aşkı seviyorlar. Onun için dinliyorlar bizi. Yoksa başka bir şey açarlar. Bir sürü kanal var. Başka bir kanal açarlar. Mademki kulak veriyorlar, demek ki seviyorlar. Sevgisiz hiçbir şey olmaz. İlim de sevgiyle beraber gidiyor, ama akıl yâni ilmin kaynağı olan akıl öyle acizdir ki ancak acizlere yol gösterir. Akla akılla vedâ etmek lâzımdır. Bir misal vermeye çalışırsak; her uçak uçmak için bir piste ihtiyaç duyar. Uçak şeklinde de olsa uçak pistte yürüyor iken fonksiyonel olarak o bir otomobildir, otobüstür ama şekli uçak şeklindedir. Ne zaman tekerlekleri pistten kesilir, havaya çıkar, artık uçak, tayyare, uçucu olmak sıfatı başlamıştır. İşte akıl kişiyi pistin sonuna kadar götürür. Orada eğer akla veda etmezsen uçamazsın. Orada aşk bineğine binip uçmak lâzımdır. Onun için Miraç'taki Burak'a da aşk diyenler vardır, aşkla tefsir edenler vardır, Rasûlullah'ın aşkı. Yoksa Burak ille maddesel bir binek değildir. Aşk bir düşüncedir. Yâni düşüncede yer alan, duyguda yer alan birşeydir. Biz şimdi dinimizin gereklerine bir bakalım. Îmân amelden önce gelir, îmân düşüncededir fiilî değildir. Fiil daha sonra başlar. Evvela düşüncedir. Aşk da böyledir. Evvela âşık olunur, sonra aşkın gerekleri; gerekleri de değil aşk seni yönetir zâten.

Vedûd ne demek?

Vedûd seven, sevilen, sevgiye yegane layık olan gibi çok kısaca lügat manasını söyleyebileceğimiz Cenâb-ı Hakk'ın esmalarından biridir.

Şefkatle aşk arasında nasıl bir farktan söz edebiliriz?

Allah, Rahmânü'd-dünya ve Rahîm-el âhiredir. Rahmâniyet dünyadaki bütün yaratıkların üzerine geçerlidir. Rahîmiyeti âhirette kendi sözünü dinleyenler üzerine geçerlidir. Yâni kendi öyle geçerli kılmış. Şefkat, Rahman tecellîsidir. Aşk, Vedûd tecellîsidir. Tecellîler itibâriyle dayandıkları esmâlar farklıdır. Her aşkta şefkat vardır, her şefkatte aşk vardır. Bunlar kati sınırlarla birbirinden ayrılan duygular değildir. Zâten duygular kategorize edilmez. Hepsi birbirinde vardır ama ön planda değildir. Aşk vermek demektir, öyle bir vermek ki kendinden yok olarak vermek. Allah'ın mahlûkuna âşık olmadan da zâtına âşık olunmaz. Allah insana insandan tecellî eder. Onun için benim fakirhânede bir levha var; 'Yâ Hazret-i İnsân' yazıyor. Bütün o isimleriyle söylediğimiz büyüklerin hepsinin müşterek sıfatı insan olmalarıdır. Malum insan kelimesinin iki kökü olduğu söyleniyor. Birisi ünsiyet; Allah'a yakın olmak. Diğeri de nisyan kökünden geliyor; vaktiyle Allah'ta olduğunu unutup, burada nefsiyle baş başa kalan. İkisi de insan.   Biz   ünsiyetten bahsediyoruz. Nisyan sahibi, unutma sâhibi olanından değil. Herkeste vardır, miktarları değişir. Herkes Allah'a yakındır, hiç farkında değiller. Her nefes aldıkça, her nefes verdikçe 'hu' diyorlar, farkında değiller. Bütün mesele farkında olmaktır, farkına varabilmektir. Yoksa Hz. Hüdâî'nin tabiriyle her nefeste hû var, yâni Allah var. Çünkü varlığın sebebi, zâhirî varlığın sebebi O. Mutlak varlık sâhibi. Neden insan diğer mahlûktan üstün? Çünkü Halîfetullah. Halîfetullah'a âşık olarak müstahlefe âşık olunur. Çünkü halîfe müstahlefin yâni kendisini halîfe kılanın o mevzuda aynıdır. Eşya, nesneler ve Hz. İnsan sevilmeden, Allah sevilmez, mümkün değildir. Ve bu sevginin nasıl olduğunu biraz okuyarak öğrenebiliriz. Hz. Peygamber nasıl davranmış insanlara? Bir küçük misal vereyim, koca olarak Rasûlullah efendimizin davranışı: Hz. Ayşe validemiz anlatıyor. 'Resulallah benden su isterlerdi. Bir kapla ona götürürdüm. Bir yudum evvela benim içmemi isterlerdi. Sonra bir yudum ben içerdim. Kabı, ona uzatırdım. Benim dudağımın değdiği yeri ağzına doğru çevirerek, benim dudağımın değdiği yerden içerdi suyu.' Böyle bir zarâfet, böyle bir aşk ifadesi nerede görebiliriz? Hangi şairin şiirinde, hangi romanın romantizminde? Ama Resulallah böyle. Zevce-i muhteremi olan vâlidemize nasıl davranıyor? Biz nasıl davranıyoruz ve biz bu davranışımızla Rasûlullah'a ne kadar yakınız? Rasûlullah'a yakın olmadan Allah'a hiç yakın olunmaz. Bütün o çok büyük yakınlık ifadesi sahibi olarak aşk tarihine geçmiş Bâyezîd-i Bestami'ler, Yûnus Emreler, Hz. Mevlânâ'lar, Râbiatü'l- Adeviyye'ler, Cüneyd-i Bağdâdîler, hepsi aynı zamanda birer âşık-ı Resuldür. Hz. Mevlânâ'nın şu sözünü unutmamak lâzım; 'Tende canım oldukça Kur'ân'ın sâdık bendesiyim, kölesiyim ve Muhammed yolunun toprağıyım.' Burada sadece şeriat yolu olarak anlamak bu lafı, anlamamak demektir, efendimize öyle bir aşkla bağlıdırlar. Peki, 'göz cemâl ister' diye bir söz vardır, insan âşıkını, mâşûkunu hep görmek ister. Ne yazık ki biz gözü baş gözünden ibaret zannediyoruz. Eskiden dergâhlarda zikrullah sırasında bazı tecellîler olduğu zaman Şeyh Efendi bağırırmış, 'iki gözünü de aç'. Bu iki göz değildir o. Hem baş gözünü, hem kalp gözünü aç demektir. İşte o gözün istediği cemâl, sadece baş gözüyle değil, gönül gözüyle de görülebilir. Yeter ki gönül gözlerimizi açabilelim. O zaman firâk, hasret olmaz.  Onun için Mevlânâ söylüyor, 'Ben öldüğüm zaman arkamdan 'aahh firak' diye bağırmayın. Beni görebiliyorsanız ben hep varım'.  Bundan  ibarettir.

Leylâ ile Mecnûn, Ferhâd ile Şîrîn, Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber gibi halk hikâyelerinde iki sevgili birbirine kavuşmaz. Esas îtibâriyle bize tam duyurulmak istenen yâni oradaki dert nedir aslında?

Bâkî varken fenîye meyl etmektir. Leylâ ne kadar güzel olursa olsun, seksen yaşına gelince muhallebiye dönecek. Ama o zâhirî güzelliklerin bozulmayan birtakım bâtınî güzellikleri vardır, ona meyl etmek lâzımdır bir. Kuşadalı İbrahîm Hz.'nin bir sözü vardır, 'Öyle bir içki içki hiç ayılması olmasın. Öyle bir sevgili sev ki hiç çirkinliği olmasın.' İnsanız aynı zamanda noksanlığa yükümlüyüz, yüklüyüz. Hepimizin çirkin tarafı vardır, ne kadar seversen sev. Bunlara değil, yâni nakşa âşık olacağına, nakkaşa âşık ol istenmektedir bütün bu aşk hikâyelerinde. Bir de şu var, aşkla akıl bağdaşmaz. Estetik diye bir ilim vardır, güzellik de birtakım ölçülere tabidir. Birtakım oranlar ve nispetler vardır güzelliğin târifinde. Mesela, kaşla göz arasındaki uzaklık, burnun dudağa olan mesafesi, kulakla göz pınarının arasındaki mesafe gibi estetik ilminin getirdiği objektif ölçüler vardır, ama aşkta objektivite yoktur. Kays'a yâni Mecnûn'a arkadaşları söylemişler, 'Ya bu senin Leylâ diye yere göğe koyamadığın kız, öyle pek de ahım şahım bir şey değil, kara kuru bir şey.' 'Ahh, bir de siz benim gözümle bakın' demiştir Mecnûn. Aşkta benim gözüm önemlidir. Yâni, subjektivite önemlidir. Bir de şu var, şunu arz edeyim. Uyuz, gözleri çipil, hasta bir köpek geçerken, Mecnûn o köpeği çağırıp, gözlerinden öpmeye başlamış. Arkadaşları demişler ki, 'Kays, sen hakikaten mecnûn oldun artık'. Mecnûn derin bir ah çekmiş, 'bu köpek Leylâ'nın mahallesinin köpeği. Bu gözler Leylâ'yı görmüştür.' Ben bunu bir arkadaşıma anlattım. 'Benim böyle bir aşka aklım ermiyor' dedi. zâten bu iş akıl işi değildir, gönül işidir.

Fuzûlî nihâyetinde bir yerde diyor ki, 'Mende Mecnun'dan füzûn âşıklık istitâdı var/ âşık-ı sâdık menem Mecnûn'un ancak adı var'

Bunlar Yûsuf ile Züleyhâ'lar, Aslı ile Kerem'ler hatta Elif ile Karacaoğlan bile diyebiliriz.

Neşet Ertaş'ın Leylâ'sı...

Evet. Bunlar biraz semboldür. Ben öyle bir aşığım ki, ki orada aşktan kasıt ehl-i beyti Mustafa aşkıdır, Hz. Fuzûlî'deki. 'Bende mecnun'dan füzun âşıklık istitâdı var, âşık-ı sâdık menem Mecunun'un ancak adı var' derken Fuzûlî sembolleşmiş isimlerden daha fazla âşık olduğunu beyan etmek istiyor. Fuzûlî biliyorsunuz Hz. Hüseyin'in türbedarıdır. Oradaki vakıfta görevlidir ve vasiyeti vardır, çok enteresan bir vasiyeti vardır: 'Benim kabrimi öyle bir yere yapın ki, güneş doğduğu zaman Hüseyin'in kabrini aydınlatmadan benim kabrime vurmasın.' Ben 1974' de kabrini ziyaret ettim Fuzûlî'nin. O zaman öyleydi, batı istikametindeydi. Hz. İman Hüseyin'in kubbesinin ve güneş doğduğu zaman evvela kubbenin gölgesi vuruyordu Fuzûlî'nin kabrine. Maalesef kaldırdılar, yol açacağız diye. Şimdi daha bir başka yerde Fuzûlî. Ehl-i Beyt muhabbeti, o da bir safhadır. Çünkü aşkta, daha doğrusu muhabbette bir kaide vardır, sevdiğinin sevdiğini sevmek, sevdiğinin sevmediğini sevmemek. Gerçi sevmediğimin sevmediği yoktur ya. Rasûlullah'ı sevmek, O'nun sevdiklerini sevmekle mümkündür. Allah'ı sevmek, O'nun sevdiğini sevmekle mümkündür. En çok O Rasûlullah'ı severdi, sever hâlâ. Onun için Rasûlullah sevilir. Rasûlullah'ı sevmek için Ehl-i Beyt'ı sevmek lâzımdır, Ehl-i Beyt'i sevmek için Muhibbân-ı Ehl-i Beyt'i sevmek lâzımdır ve hiç söylemek istemediğim ama söylemek mecburiyetinde olduğum bir şey; Ehl-i Beyt muhabbeti hiç kimsenin yed-i inhisarında değildir. Belli gruplara, belli ismi taşıyanlara ait değildir. Aşk bu kadar gruplaşmaz. Onlar da öyle bilsinler.

Dertli'nin çok âşıkane şiirleri var.

'Sâkiyâ camında nedir bu esrâr/kıldı bir katresi mestâne beni/şarâb-ı lâlinde ne keyfiyeti var/söyletir efsâne efsâne beni.'

Bu bir katresi sarhoş eden şey nedir?

Şimdi dîvan edebiyatında biliyorsunuz mazmunlar vardır. Pir-i Mugân şeyhtir, mürşiddir, meyhane dergâhtır. Şarap aşktır. Saki rehberdir vs. gerçi Dertli merhum ciddi olarak da içki kullanan bir zâttı. Çok yerler dolaşmıştır. İran'dan İstanbul'a kadar birçok yerler dolaşmış bir zâttır. İçkiyi fazla kullandığı için bazı muhitler tarafından da hoş karşılanmadığından Bektaşî tekkelerine çok devam eder idi. Bir ara İstanbul'da bulunmuş. Hatta Sultan Mahmud'un fes inkılabı zamanında fes redifli bir de şiir yazmıştır. Fakat Dertli'nin burada söylediği bildiğimiz üzüm suyundan yapılan şarap değildir. Bir katresiyle mestâne olunacak şarâb-ı lâl hakîkî aşk şarâbıdır. Büyük bir tasavvuf siması olan Şemseddîn-i Sivâsî de öyle söylüyor, 'Üzüm suyu olmadan da aşk şarâbı içilir, mest olup mestâne geldiler ta ezelden ta ebed, içtiler aşkın şarâbını âb-ı engür olmadan' Dolayısıyla buradaki şarap aşkın feyzini sembolize eden bir mazmundur.

Dertli halk şairidir ama aruzla da şiir yazmıştır ve dîvan edebiyatındaki mazmunları da kullanmıştır. Sadece dîvan edebiyatında da değildir mazmunlar zâten. 'Dolu içmek' tabiri halk edebiyatında çok kullanılır. Dolu ayran demektir eski Orta Asya türkçesinde. Ayran içtim diyor, halbuki o değildir o. Selâhiyetin, şiir okuma, âşıklık geleneğinin devredilmesidir dolu içmek. Bu da bir içkiyle sembolize edilmektedir. Bakın biz şarâb-ı kevser diyoruz. Şarâb kelimesi zâten halkın anladığı manada bir kelime değildir. Şarap arapçada içilecek şey, tükçede şurup olarak kullanılan, her türlü içilecek şey anlamında, içmek kökünden gelen her türlü şey içilecek şeydir. Ama şarap deyince bizim aklımıza üzüm suyundan yapılma alkol geliyor. Bu değildir. Şarâb-ı aşk, aşk içeceği demektir. Çünkü aşk iç yakıcı bir duygudur. Hasretli nesnedir, hürmetli nesnedir, devletli nesnedir aşk. İç yakıcıdır, iç yangını da, demin arz ettiğim gibi kesafet âleminde yaşıyoruz, iç yangınlanmızı, hep suyla gideriyoruz, bir şey içerek gideriyoruz. Aşkın yangınını da aşk şarâbıyla, aşk içeceğiyle giderebiliriz. Bunlar sembolik anlatımlardır.

Yunus Emre'nin bir ifadesi var, 'Hak bir gönül verdi bana/ha demeden hayran olur.'   Bu bir tür hayret makamı mı?

Zannımca oradaki hayranlık, hayret makamının değildir. Gerçi Yunus Emre hazretleri çok ileri makamlarda bir zât-ı şeriftir. Sözlerinden belli ki içinde olduğu hâlin ne kadarını anlatabilmiştir? Anlattıklarının biz ne kadarını anlayabiliyoruz acaba? Böyle eksikleri de nazar-ı itibâra alırsak, ulaşılmayacak kadar yücelikte bir zât olduğu pekala ortaya çıkar. Zâten hâlâ yediyüz küsur senedir yaşıyor olması da bunun bir göstergesi. Hayranlık, hayret değildir. Hayranlık her eşyada o eşyanın yapıcısını görüp o eşyayla beraber sevmek demektir. Çok güzel dokunmuş bir halıyı severken, 'adam ne güzel dokumuş' lafını da mutlaka söyleriz. Çok güzel bir eşya gördüğümüz zaman, 'yapan çok ustaymış' sözünü söyleriz. Yâni subje ile beraber o subjeyi ortaya koyan kudreti de mutlaka kullanırız. Hayranlık bu demektir. Kâinata baktığımız zaman kâinatın ustası da Rabbü'l-Âlemîn'dir. Allah ne yaratmış. Benim evim batıya bakıyor. Ben bazen güneşin batışını seyrederim. Hiçbir ressamın paletinden çıkmayacak renkler ve her an değişen renkler vardır. Sadece gurûb seyretmek değil, o gurubu öyle yapan Rab'ın kudretini seyretmekte gurûb seyretmek zevkine dahildir...

 

Bu roportaj Keşkül Dergisi 1. Sayısında yayınlanmıştır.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/7/2009 - Evren değil, Baykal kafasına sıkmalı!

Kategori: Makale

Evren değil, Baykal kafasına sıkmalı! [Ahmet KEKEÇ]

12 Eylül darbesi dört bakımdan çok faydalı oldu... Bunlardan iki tanesini Aziz Nesin tespit etmişti.

Bir: Konsey kararıyla bütün taksiler sarıya boyandı.

İki: Taksimetre zorunluluğu getirildi.

Bu kadarcık şey için de darbe yapmak gerekir miydi, o ayrı...

Darbenin üçüncü faydasını ise Ertuğrul Özkök yazıp duruyor.

Kısmi bir ‘mutabakat’ içinde olduğumuz için ağız tadıyla çakıp fiyakasını bozamıyorum ama ‘Özkök dostum’ saçmalıyor.

Evet, 12 Eylül’e gelinceye kadar her gün sokaklarda 15-20 kişi öldürülüyordu... Her gün terör, her gün bombalama, her gün kundaklama...

Evet, barikatlar kurulmuş, sokaklar paylaşılmıştı...

Evet, bir yerden bir yere gitmek ‘örgüt ruhsatına’ tabiydi...

Evet, 12 Eylül sabahı akan kan durmuş, bambaşka ve daha güvenli bir ülkeye uyanmıştık...

Evet de...

Bunun bir de 13 Eylül’ü vardı...

13 Eylül’den sonra da başka, bambaşka şeyler olmaya başladı.

Bütün partiler, dernekler, vakıflar, odalar, sendikalar, yurtlar kapatıldı. Tüm ülkede sıkıyönetim ilan edildi. Gözaltı süresi 45 günden 90 güne çıkarıldı. 650 bin kişi tutuklandı ve işkenceden geçirildi. 1.5 milyon insan fişlendi, milyonlarcası tarassut altına alındı. 183 kişi belirsiz nedenlerle hücresinde ölü bulundu. Sıkıyönetim Mahkemeleri yüzlerce idam kararı verdi, bunlardan 49’u infaz edildi... Adım başı polis, adım başı jandarma, adım başı ‘güvenlik uygulaması...’

Dört kişi bir arada otobüs bile bekleyemezdiniz. Geceleri sokağa çıkmak yasaktı. Yurtdışı yasaktı. Döviz bulundurmak yasaktı. Yabancı sigara yasaktı.

İstediğiniz şarkıları dinleyemez, istediğiniz filmleri izleyemezdiniz. Tek kanallı siyah beyaz televizyon kanalı ‘Konsey’in emrine tahsis edilmişti; reklam aralarında bile Kenan Evren’in vecizelerini okumak, hıfzetmek, beyninize kazımak zorundaydınız.

Bunlar da, çoğu zaman ‘eğitim şart’ düzeyinde, ormanın iyi bir şey olduğunu ve ateşle yaklaşmamamızı, çevremizi temiz tutmamızı, her gün mutlaka ‘mıntıka temizliği’ yapmamızı öğütleyen vecizelerdi.

12 Eylül’ün dördüncü faydasını ise, naçizane, ben yazmıştım.

Darbeciler, bir ‘utanç günü’ olan 27 Mayıs’ı ‘milli bayramlar listesi’nden çıkardılar ve çok iyi ettiler.

Dün, ajanslardan, Kenan Evren’in, 27 Mayıs ve Baykal dolayımında yaptığı bir açıklamayı okudum. Hem çok mütehassis oldum, hem de hayatımda ilk kez bir darbeciye hak verdim.

Bir kez daha anladım ki, bu ülkenin darbecisi bile, kendisine ‘sosyal demokrat’ süsü veren Baykal’dan daha sağduyulu.

Bugünkü yazımı Kenan Evren’in açıklamasıyla kapatmak istiyorum.

Buyurun, sizi şöyle alalım: ‘Kimsenin beni ya da diğerlerini yargılayacağı yok... Laf olsun diye ortaya atılmış iddialar bunlar. Daha önce söyledim, şimdi de söylüyorum. Mahkemeye çıkacağıma kafama sıkarım. Deniz Baykal’a da kırgınım... Deniz Baykal işine geleni görüyor. Madem 1980’in yargılanmasını istiyor, 20 yıl boyunca bu ülkede 27 Mayıs bayram olarak kutlandı. Deniz Baykal neden onu sorgulamıyor? Neden sorgulamadığını söyleyeyim: 20 yıl boyunca bu ülkede bayram havasında kutlanan 27 Mayıs’a kendisi de alkış tuttu da, ondan...’

14.07.2009

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->
  • ANAXIMANDER’İN VECİZESİ
    Martin Heidegger
    Çev: Nejat Aday

  • Hakkımda

    Vurulmuşların, ezilmişlerin, hep tokat yemişlerin blogu


    Kategoriler

    Arkadaşlarım

    siyah
    guldeste
    gulten
    bahargozlum
    zbyd
    acihuzun
    nalezar
    medinepazari23
    okyanusumm
    keyifliblog
    1sessizgemi3
    hukuksal
    sufiderwish
    pelin85
    yeniirmak
    nurlayemek
    metekan
    gullistan
    htmlkodlar
    cimkim
    huzundenizi
    aksitabraxas
    angelsmone
    alimuraterbil
    huseyinikbal
    canoya
    asligulerr
    gülnaz hasköy
    kuranadavet
    suskunciglik



    SOHBET ODASI

    ::Ders Notları
    :: Hazır Cevaplar
    :: Deyimler Sözlüğü
    :: Şiir Dinletisi
    :: Deyimlerin Öyküsü
    ::
    Biyografiler
    ::
    Ders Bulmacaları
    ::
    Türk Destanları
    ::
    Dünya Destanları
    ::
    Bilmeceler
    ::
    Masallar
    ::
    Sesli Kitaplar
    ::
    Şiir Üzerine Aforizmalar
    ::
    Performans Ödevleri &