td width="90">

KARTALLARIN KANADINI YOLMAK DOĞACAK NESLİN KARTAL OLMASINI ENGELLEMEZ. <> İÇİNDE ZATEN KÖTÜLÜK OLAN BİR RUHA EL ATMAKLA, ŞEYTANIN NE KAZANCI OLABİLİR?(ARTHUR MILLER) <> ÇOCUK TRAJEDİDE GÜLER,İHTİYAR, KOMEDİDE AĞLAR.(M. UNAMUNA) <> SÖNDÜREMEYECEĞİN ATEŞİ YAKMA '(SELİM GÜNDÜZALP) <> TOPUĞA ÇIKMAYAN SULAR,DENİZ İLE SAVAŞ EYLER '.(YUNUS EMRE) <> ERİŞİR FETHE, FEDAÎSİ OLAN DAVALAR.(FARUK NAFİZ) <> ALTIN PRANGALAR, DEMİR OLANLARDAN ÇOK DAHA KÖTÜDÜR.(M.GANDHI) <> ÇOCUK, ELMAYI GÖRMEDEN KOKULU SOĞANI ELİNDEN BIRAKIR MI?(Hz. MEVLÂNÂ) <> ORMAN HAYATI BESTELERKEN ÇIT ÇIKARMAZ DA BALTA DAĞLARI İNLETİR. <> FİLDİŞİ KULE

Bazen namazda veya oruçta bulamadığın feyzi, belâ ve mihnette bulursun.(İbn Arabî)

29/3/2009 - "Muhsin Başkan"

Kategori: Deneme

"Muhsin Başkan" [Sadık Yalsızuçanlar]

Mümtaze’r hoca kullandı başlığı ama Yazıcıoğlu’nun ardından birkaç kelam ederken başka bir başlık aklıma gelmiyor. Bu, bir ünvana dönüşmüş, ‘Başkan’ ikinci adı olmuş, onunla bir selamı dahi olsa, hemen herkes ‘Muhsin Başkan’ diye söz etmiştir.
Yazıcıoğlu eşikten geçti. Yanarak, boğularak, donarak, doğum esnasında, kanser veya ağır nüzul ile ölüm manevi şehitliktir. O’ndan geldik, dönüşümüz O’nadır, Yunus Emre’mizin sözüyle, ‘ölürse tenler ölür/canlar ölesi değil…’ Üstelik, Yazıcıoğlu, özellikle yedibuçuk yıllık Mamak cehenneminden sonra kavileşen imanı ile ölümün vuslat oluşunu tatmış bir mümindi. Yani ‘her dem yeni doğarız/bizden kim usanası’ diyenin Türkçe sözle mayaladığı Anadolu topraklarından yeşermiş bir ‘hormonsuz köylü’ idi. Ruhun terk ettiği bedenini kendisi gibi köylüler buldu. İki gün boyunca ‘Devlet’in ulaşmadığı o çetin yere onyedi köylü ulaştı.
Yazıcıoğlu ile ölümünden beş altı gün önce Kanal A’daki bir canlı yayınından sonra, Öveçler’deki bir dostunun ofisinde birkaç saat sohbet etmiştik.
Yol arkadaşlarından Zülfü Canpolat’la ‘Başkan’ adında, kendi yaşamını konu alan bir söyleşi kitap çalışması yapıyorduk. Üç gün boyunca yaptığımız söyleşi beni derinden etkilemişti. Canpolat’ın özellikle Elazığ’da Oniki Eylülün kabus dolu günlerinde hücrede ve tutukevinde yaşadığı kıyıcı zulmü de konuşmuştuk.
12 Eylül, Türkiye’nin en tahripkar cehennemidir.
Bu ateşin içinden milyonlarca genç geçti.
Diyarbakır’da onbinlerce Kürt yedi sekiz yıl içinde sistematik biçimde işkenceden geçirildi.


TAMAMI


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/3/2009 - Hey gidi Muhsin Başkan hey...

Kategori: Deneme
Hey gidi Muhsin Başkan hey... [A.Turan ALKAN]

Şakaklarında birkaç kır tel, alnında birkaç çile kırışığı.Bizim kuşağın en genci, en yakışıklı delikanlısı...

*

Bugün perşembe; 26 Mart Perşembe.

Muhsin Yazıcıoğlu'nun bindiği helikopterin enkazına, neredeyse 24 saatten beri ulaşılamadı; modern zamanların en şeddâdî iz ve sinyal takib etme teknikleri bir işe yaramadı. Yüzlerce insan, bilmem kaç helikopter ve uçak seferber... Haber yok! Kulağımızda İHA muhabiri İsmail Güneş'in gittikçe zayıflayan sesi yankılanıp duruyor,

- Kimseden ses gelmiyor, gelmiyor. Eyvah çok kötü!..

Saat 13 sularına geldi; hâlâ bir haber alamıyoruz.

Ve saatler geçtikçe bir mucize, şaşırtıcı bir "iyi haber" bekliyoruz ama...

*

18 yaşlarında kocaman çocuklarız. Senelerden 1972. Mevsim güz; içimizde Ankara rüzgârı. Taşralardan Ankara'lara okuyup "büyük adam" olmak için gelip resmî yurtların kasvetli odalarında yalnızlığın çukurlarına düşünce, "anne, anneciğim" diye başımıza yorganı çekip bir güzel ağlamışlığımızın günleri.

Muhsin Yazıcıoğlu'nu ilk defa Veteriner Fakültesi'nde görüyorum; adam 18 yaşında bile efsâne; öyle karizmatik. Yıldırım Beyazıt'taki yurt binasının bahçesinde bir duvar önünde sohbet ediliyor. O günlerde bir "başkan"lık vâkıası var; yurt başkanı, fakülte başkanı: Yazıcıoğlu ya yurdun ya Veteriner'in başkanı.

Bazı insanlar vardır; hep böyledir; vasıflarında lider olmak tabiatı ile doğar, öyle yaşarlar. Muhsin Yazıcıoğlu da öyle. Hep yaşından büyük, hep sorumlu, hep ağır...

Gençlik hâtıralarımı çağırıyorum; onu hep bulunduğu mekânda, insanların ilgi odağı ve çekim merkezi halinde hatırlıyorum. İnsanlara güven, ümit ve cesaret telkin ediyor. Orada Muhsin Yazıcıoğlu varsa nefislere itimad duygusu gelip yerleşiyor.

Ankara'da Hacettepe sırtlarında bir tarafta fakültelerin, öteki yanda kalabalık yolların bulunduğu meydan gibi bir yerdeyiz. Bin kişi var mıyız? Varız. Hacettepe Tıp Fakültesi'nin olduğunu tahmin ettiğim binaların tepesinden aşağıya doğru silah tarrakaları yankılanıyor. Sene 75, belki 76... Kalabalık dalgalanıyor. Mesele nedir? İşgal, boykot, güç gösterisi? Hatırlamak zor. Heyecan yüksek. Polis panzerleri kalabalığı çevreleyip dağılın ikazları yapıyor megafonla.

Orada yüksekçe bir yerde görüyorum onu,

-Dağılmayın, dik durun; ben söylemedikçe bir yere kımıldamayacaksınız, diyor ve ilâve ediyor:

-Yanınızdaki arkadaşınızı polise bırakmayacaksınız. Nasıl geldiysek öyle gideceğiz!

Yine silah sesleri...

- Şimdi İstiklâl Marşı'mızı okuyacağız; rahat, hazır oll!

*

Ülküdaşım, genel başkanım, hemşehrim, arkadaşım...

Günün birinde patronum da oluyor. Ankara'da yayınlanan Hasret ve Genç Arkadaş dergilerinin yayınlandığı Dörtyol semtindeki apartman dairesine uğruyor ara sıra. Dergi yapıyoruz, mizanpaj yapıyoruz, kapak yapıyoruz, sonu "kahrolsun"larla, "yaşasın"larla biten sert yazılar yazıyoruz, pikaj, montaj işleri, ışıklı masalar... Vaktiyle Nihat diye bir arkadaş vardı; o derginin dizgi işlerini görmekte. Kaç ay sürdü bilmiyorum, talebeyim henüz, biraz alacağım birikmiş. Alacağımı veriyor patronum; kaç lira hatırlamıyorum; o parayla Anafartalar'da bir kuyumcudan bir çift altın küpe alıyorum nişanlım için.

O küpeleri her görüşümde yıllardan beri o günleri, onu hatırlıyorum.

*

Saat onbeşe geliyor; bakanlar açıklama üstüne açıklama yapıyorlar. Helikopter sinyal vermiyormuş.

Kelimeler... Ne işe yararsınız siz? Kanat olabilir misiniz kanat? Kar araçlarına takılan demir palet olabilir misiniz icabında? Elinde minicik ilkyardım çantasıyla bir doktor, bir hemşire...

Veya bir Allah'ın kulu olsun da, sırtından pardesüsünü çıkarıp yirmi dört satten beri kar altında, tipi altında hayatla ölüm arasında gidip gelen kazazedelere ümit versin, su versin, söz olsun...

Ne işe yarıyor ki kelimeler?

*

Günün birinde Sivas'tan milletvekili seçiliyor; önceleri, sandık başına bile gitmeyeceğimi işiten eski ülküdaşlarım bana çok şirin bir şaka hazırlıyorlar. Yolda yürürken iki kişi koluma giriyor, bir arabaya bindiriyorlar. Şehir dışında bir yere gidiyoruz, iniyoruz; diyorlar ki, "sen oy vermeyeceğim demişsin; doğru mu?" "Doğru" diyorum, "kimseye oy vermeyeceğim bu seçimde". İçlerinden biri elini beline götürüyor, "Sen yine sözünde durmuş ol; sorarlarsa silah zoruyla oy verdim dersin!"

Gülüyoruz, gülüşüyoruz. İşin ucunda "Muhsin Başkan" var çünkü. O seçimlere koalisyon halinde giriyor sağdaki partiler.

O Meclis'e yakışıyor; Meclis de ona. Sonra partisinden ayrılıp kendi partisini kuruyor. Seçimler, seçimler, seçimler... Karşılaştıkça beni onurlandırmak için "üstad" diye hitab ediyor; ben ona "Başkan".

Karşılaştığımız ilk gün de "başkan"dı; şimdi ve hâlâ yine başkan.

İstatistiklere bakanlar, Muhsin Yazıcıoğlu'nun partisini tek kişiden ibaret bir küsurat partisi gibi görürler; sayılar böyledir; bu yüzden akıllı adamın biri, "saymalı değil, tartmalı" demiş vaktiyle.

Sayılacak değil, tartılacak adamdır o; tabii özgül ağırlık denilen şeyin terazisi varsa...

*

Nedendir bilmem yıllar geçtikçe ikiye bölünen o iki partinin irice olanına değil de ufak ama sevimli olanına ısındı kalbim. Rahmetli anacığımın vefatında bir evvelkiler kapımı çalmazken Muhsin Başkancılar, fakirhanemize gökten indirilmiş paraşütçü birlikleri gibi akın etmişlerdi de nasıl onurlanmıştım, nasıl içim kabarmıştı...

O gün dedim ki içimden, "ki bunlar kara gün dostlarıdır; salımıza girecek arkadaşlardır; hatırları büyüktür".

*

Saat 16'ya geliyor. Haber yok; bir nefes de mi yok?

Kelimeler, ne işe yararsınız siz; karlı dağların başında bir kibrit kadar olsun ışık olup ısıtmadıktan sonra...

*

Şakaklarında birkaç kır tel, alnında birkaç çile kırışığı. Bizim kuşağın en genci, en yakışıklı delikanlısı...

28 Mart 2009, Cumartesi

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/3/2009 - Vefatının 49. yılında Üstad'ımızı rahmetle anıyoruz

Kategori: Deneme

Vefatının 49. yılında Üstad'ımızı rahmetle anıyoruz

Resim Açılamadı

Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum.

Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz.

Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.

(Bediüzzaman)



23 Mart 1960'ta Urfa'da Hakk'ın rahmetine kavuşan Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi'yi vefatının 49. yılı münasebetiyle rahmetle anıyoruz.


Üstadımızın vefat yıldönümü münasebetiyle, Üstadla alakalı bazı makale ve sinavizyonları sizlerle paylaşmak istiyoruz. Ayrıca Eşref Edip'in Tarihçe-i Hayat için yazdığı, Üstadımızla ilgili tahlili de okumanızı tavsiye ediyoruz. Okumak için tıklayın....


[Vefat yıldönümü münasebetiyle> Çağın büyük müfessiri Bediüzzaman


Talebeleri Bediüzzaman' ı Anlatıyor


Ekmeksiz Yaşarım Hürriyetsiz Yaşayamam


Bediüzzaman Çizgi Filmi


Bediüzzaman Said Nursi Belgeseli


Bir Demet Gülle Geldik Sana


Bediüzzaman Belgeseli


Barla'da Diriliş


Kanal 7 tarafından hazırlanan 3 bölümlük belgeselin 1. bölümü


Kanal 7 tarafından hazırlanan 3 bölümlük belgeselin 2. bölümü


Kanal 7 tarafından hazırlanan 3 bölümlük belgeselin 3. bölümü


Aziz Üstadım Klibi

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/2/2009 - Türk olmak

Kategori: Deneme

TÜRK OLMAK  [Asım YILDIRIM]

E-Posta

Aslında çok şeydir, Türk olmak.
Türk olmak,
Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.
Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.
Türk olmak;
- Kıbrıs'ta,
- Hocalı'da,
-Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırımına uğrayıp, karşılığında yapmadığın soykırımıyla suçlanmaktır.

Türk olmak;
- faşist olmaktır, vatanına, milletine, bayrağına, tarihine sahip çıktığında.
- demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, bayrağına, tarihine sövüldüğünde.

Türk olmak;
- lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.
- Avrupa'da hor görülmektir Türk olmak,
- ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir- tabii ki - sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.

Türk olmak;
- Selanik'te Pontus Anıtı'nın,
- Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve
- Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir.
- üç kıtadan dönüp,
- bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir.
- sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır,
- aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Türk olmak;
- arabaya koşulan ilk atın vatanında,
- ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta,
- yazının bulunduğu,
- paranın icat edildiği,
- her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta,
- kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.

Türk olmak;
- Truva'dan bu yana,
- Sümer'den bu yana serpilerek gelse de,
- tarihten eski bu topraklarda,
- bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen,
- bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.-
- Doğu Roma'yı da
- Batı Roma'yı da yıkıp,
- yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır, Türk olmak.

Türk olmak,
- Mostar'da köprüdür,
- Kerkük'te kaledir,
- İstanbul'da Kızkulesi'dir,
- Anadolu'da buğdaydır,
- Çukurova'da pamuktur,
-Güneydoğu'da tütün,
- Ege'de üzüm,
- Karadeniz'de fındık,
- Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak;
- Çanakkale'de ölmektir.
- Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir,
- onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.
- düşmanın ardından rahmet okumak,
- kanlısından helallik almaktır.
- sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır.
- kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir.
- balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır.
- yağmura "rahmet",
- kara "bereket" diye bakmaktır.

Türk olmak;
- harap bir ülkede,
- zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip,
- tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile,
- paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen,
- yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak;
- askere davul-zurna ile uğurlanmaktır,
- belki de dönmeyeceğini bilerek.

Türk olmak;
- annenin şehit oğlunun ardından 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.' demesidir.
- Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'Vatan sağ olsun! ' demesidir.

Türk olmak;
- 'Türk çayinda radyasyon olmaz! ' yalanları ile,
- 'Gusul abdesti alana AIDS bulaşmaz! ' dolanları ile yaşamaktır.
- her hükumetin enkaz devraldığı ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak;
- ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir.
- Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır.
- Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.

Türk olmak;
- Evindeki bir kap aşın yarısını Tanrı misafirine vermektir.
- Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak;
- milli maçta ağlamaktır.
- Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır.

Türk olmak;
- aşkını ölesiye sevmektir.
- aşkı için ölmektir, öldürmektir.
- sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.
- en güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir.
- Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.
Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.

Türk olmak;
- Yunus'u bilmektir,
- Asık Veysel'i sevmektir.
- Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî'yi
- tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.

Türk olmak;
- saz çaldığında,
- ney üflendiğinde,
- kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında,
- yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde...
- Kendisine verilere 'Nasip',
- verilmeyenlere 'Kısmet' diyebilmektir.
- her işin 'Hayırlısına' inanmaktır ve
- ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.

Türk olmak;
- Asya'da batılı,
- Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
- Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaratılanı Yaradan'dan ötürü sevmektir.
- Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da,
- silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

Türk olmak;
- mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken,
- milyon kişinin bir araya gelmesidir.
- tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak;
- buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken,
- daha ağır buhranda sıraya girerek,
- sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.

Türk olmak;
- en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak,
- en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak.
Türk olmak;
- Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamd etmek,
- her çıkan başak için şükretmektir. 

Türk olmak;
medeniyetler mozaiği Anadolu'da dik durabilmek ve büyük önder Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyeti, ilelebet payidar kılıp "ne mutlu Türkü'm" diyebilmektir.
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/2/2009 - İntihar bombacısının kaşı

Kategori: Deneme

İntihar bombacısının kaşı [M.Naci Bostancı]

Televizyonda ana haber bülteninin içinde bir an gördüm onu. Siyah bir elbise giymişti yanındaki iki kadın gibi. Belinde dinamitleri sembolize eden tahtadan benzerleri vardı. Bayraklar açılmıştı, pankartlar açılmıştı, insanlar adeta kendilerinden geçmiş gibi haykırıyorlardı.


Hangi acı kol geziyordu aralarında; uzaktan, sahnenin bir anlık şahidi olarak bir tanımsız duygu dolandı içimde, adını koyamadım. Kaybedilen çocuklar, işkence gören delikanlılar, eşler, bir gece ansızın evinden ocağından alınan, bir daha izine rastlanmayan kardeşler? Kelimeler, sadece kelimeler vardı haberde, görüntülerin kelimesi yoktu, soy, içten içe alıp götüren, savuran bir acının vurgun yemiş insanları vardı. Uzun boylu bir kadındı, meydan okuyan adımlarla yürüyordu. Geniş siyah elbisesinin içinde yitip gitmiş bedeni gibi varlığını da bir siyah bayrağın içinde yitip gitmeye adamıştı. Başını yüzünü örten o siyahlıkla bir an sadece gözlerini gördüm. Kamera yürüyen kalabalığın üzerinden geçerken bir an ekranda büyüdü yüzü, o zaman kavradım her şeyi. Ölüm, kesinlikle uzaktı, çok uzaktı o gözlerde.

Görünmeyen ağzından Arapça olarak hangi sözler çıkıyordu bilmiyorum, sıkılı yumruğunu hayali düşmana karşı savururken hangi duygular içinde yüzüyordu? İnsanız, ülkemiz, dilimiz, kültürümüz, yaşımız, cinsiyetimiz nice farklar olarak aramıza girse de, kimi vakitler aynı sularda buluşuruz. Gökyüzündeki bu küçük dünyada insan denilen varlık oluşumuzun hikâyesidir bu. Hem ölüm hem hayat kol gezer içimizde. Dayanamadığımız halleri ne pahasına olursa olsun hasma da aynı şekilde yaşatma düşünün peşinden koşarız.

Ne kadar kolay vazgeçeriz kendimizden, hayatımızdan, paramparça olan vücudumuzun her bir parçası ayrı bir ateş yaksın isteriz düşmanın coğrafyasında. Sonra her bir parçada yeniden hayat bulmak, yaşamak, soluk almak isteriz. Bir elimiz hayatın kapılarını zorlar, bir elimiz ölümün. Ne kadar sözümüz varsa, onları ölüm üzerine cümlelere çeviren tercihimiz değil çaresizliğimizdir. Çaresizlik kendi başına öldürücüdür, tüketicidir, çaresizliğin rüzgârı hiçbir bayrağı dalgalandırmaz. İnsanız, duygularımız travma zamanlarında sonsuz bir maskeli baloda var olurlar, çaresizlik yüzüne bir siyah örtü çeker, önce fısıltıyla çıkar sesi, sonra daha güçlü, daha güçlü, her söz ileriye doğru bir atılış, yalçın kayalarla dolu kıyıya çarpan, yeniden çarpan delice dalgalar olur. Bizim kayıplarımız ve onların kayıpları, kan ve ateş insanlığın bu tuhaf okyanusunda köpük köpük aynı sulara karışır, biz aynı sulara karışırız, tüm anlamların, seslerin solduğu bir dinginliğe yürüyüşte huzur buluruz. ***

Bir an ekrandan süzülüp ben de yanlarına katıldım. Dili bilmiyor ama anlamları çözüyordum. Çünkü kitleleri tek yürek yapan duygular, bütün dilleri kendi nabzında toplar. Eğer insansanız, şarkıların söylediği gibi bir kalp taşıyorsanız, yakınlarınız, sevdikleriniz varsa, yıkımın, savaşın, ölümün hangi çıplak yüzleşmeleri çağırdığını bilirsiniz. Toz toprak içindeki bir caddede yürüyorduk. Kenardaki evler bombalarla yıkılmıştı, gölgeliklere sinmiş insanların yeniden insan olmak, soluk almak, haysiyetlerini korumak için umuda ihtiyaçları vardı. Kalkan her başa acımasız yumruğunu indiren, her itirazı daha baştan yok eden, insanoğlunun bu evrendeki insan olma yolculuğunu tersine çeviren mağrur ve kudretli düşmana karşı kendi ölümüyle olsun meydan okuyanların serinliğinde soluklanmaya ihtiyaçları vardı o insanların. O kadın ve yanındakiler kenardaki insanlara, yıkılan evlere, artık çocukların koşup oynayamayacakları harap bahçelere, şen seslerin yükselemeyeceği sokaklara kendi ölümlerinin yürek serinliğini sunuyorlardı. Siyah elbiselerinin içinde diyorlardı ki, kendi başımıza ölmeyeceğiz, giderken düşmanlarımızı da götüreceğiz. Onlar ki, en değerli varlıkları hayatlarıdır, onları alacağız ellerinden. Uçaklarıyla, füzeleriyle yarışacak silahlarımız yok; fakat tarih göstermiştir ki, kendisi bir ölüm silahına dönüşmüş insana galebe çalacak teknik henüz bulunmadı. Senin silahını sürdüğün masaya ben bedenimi sürüyorum. Senin en modern ateş gücüne karşı ben tarih dışı o bildik silahın haznesine bir mermi gibi kendimi sürüyorum.

İnsanız, halden hale geçeriz. Bir damla bin bir endişe olan insanız. Adı bir intihar bombacısı olan o kadının, yaşı yirmi yirmi beş, otuz olmayan o kadının, peçesi ve maskesi yüzünü kapatmış, sadece gözleri açıkta kalmış olan o kadının zeytin gözlerinin üstündeki incecik kaşlarını hüzünle gördüm. İntiharın kapısında beklerken bir aynanın karşısına geçmiş, kendisine bakmış, belki peçenin ardında kalacak, belki rüzgârın bir oyunuyla bir an görünecek, belki bir bakışa muhatap olacak kadın suretinin bir işareti olarak kaşlarını almıştı. Oysa "intihar bombacısı" sözünün tek bir kimlik olarak egemenliğini ilan etmesi, kendi dışında kalan her şeyi, bu süfli dünyaya ait ucuz hevesler olarak çöp sepetine atması beklenmez mi? İntihar bombacısının kadın ya da erkek olması, şunu veya bunu giymesi, yemesi, içmesi, dünya için endişelenmesi, geride bırakacağı dünyanın duygularında çalkalanıp durması düşünülebilir mi hiç? O bir fünyenin ateşinde patlayacak bir beden, ruhani bir bayrak, düşmanın üstüne amansızca çullanacak bir ölüm makinesi değil midir? "Kahramanlık, saldırıp bir daha dönmemek" ise, yeniden bu dünyanın içinde olunmayacaksa, buraya ait hangi değer, hangi ürperti, hangi arayış ıstıraplı, huzursuz bir ısrarla kendisini böyle gösterir? Alınmış bir kaş, siyah bir ölüm bayrağı gibi dalgalanan o örtünün sakladığı bu dünyaya tutunmanın, burada olmanın, eksilmesi istenmeyen hayat soluğunun küçücük, hüzünlü bir işaretiydi. Bütünüyle ölümün tarafına geçmiş bir varlıkta, terazinin dünya kefesinde en küçük bir ağırlık bile oluşturamayacak, tüy kadar hafif yaşamın varlığıydı.

Ey o televizyon ekranında bir an incecik o kaşını gördüğüm kardeşim! Ey bir annenin uykusuz gecelerinin hatırası! Bir babanın onuru! Çocukluğundaki üşütmelerde merhamet ve şefkatle kucaklanan varlık! Okul sıralarında hayata dair ilk bilgileri heceleyen çocuk! Bir insanın nerelerden geçerek adım adım büyüdüğünü hepimiz biliriz; ey hayat denilen bu tuhaf sürecin nice uğrağından geçerek orada, o siyah örtünün altında "intihar bombacısı" suretiyle buluşan ikizim, tüm insanların diğer sureti! Kaşına o kıvrımı veren elin, sana hayatın da yolunu göstersin. Ölümle buluşmak için acele etme, sen de bilirsin ki, düşmanların dâhil herkes için ölüm sadece bir zaman meselesidir. Ölümünle değil hayatınla bir bayrak gibi yüksel. Sonsuz suskunluğunla değil bu hayat her ne ise onun üzerine konuşmalarınla var ol. En müthiş silah, haznesine kendini değil, insanlık üzerine sözlerini sürdüğün silahtır. Sadece o yanmış yıkılmış diyarların sessiz ve içine çekilmiş insanlarını değil, düşmanlarını bile diriltecek bir hayatın sahibi ol. Bu belalı Ortadoğu coğrafyasının akışına bırakma kendini, suları tersine çevir. Sonuna kadar yaşa kardeşim, inadına yaşa, çocukların torunların olsun, yeni kahramanlar ver ülkene. Bırak her bir parçan böyle buluşsun ülkenin ebedi hayatıyla.


M. NACİ BOSTANCI

11.02.2009

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/2/2009 - Dürüstlük Karinesi

Kategori: Deneme

Dürüstlük Karinesi [A. Turan ALKAN]

-Buyrunuz sayın aday, bize kendinizi anlatınız kısaca...


-Valla eksik olmasın bir kısım medya sâyesinde tanımayan kalmadı, gerek görmüyorum. Ayrıca dürüstümdür; herkes öyle söyler, kime isterseniz sorabilirsiniz. Bir gün ilkokulun bahçesinde bilye oynuyorduk.

Müdür çağırdı, meğer hademenin paspasıyla kovası kaybolmuş...

-Efendim dürüstsünüz, kabul ettik; başka hangi meziyetiniz var ilâveten?

-Ha, haram yemem ben, yalan söylemem, yolsuzluğa hırsızlığa müsaade etmem; çalmam ve çaldırmam. Hani vardır ya o fıkra; ne çalıyor ne çaldırıyor diye, Keh keh... Aynen öyle yani!

-Her defasında dürüstlük vurgusu yapmanız dikkat çekici; diğer adayların dürüstlüğünden bir şüpheniz olmalı; var mı?

-Ha, onlar mı? Dürüst değiller tabii; olamazlar ki? Onlar dürüst olsalar, benim bir anlamım kalmaz çünkü. Sıkıysa meselâ çıksınlar ekranda karşıma, yüz tane yolsuzluk dosyası çıkarıp perişan edeyim o'ssaat; çok şeyimdir bu konuda...

-Dürüstsünüz!

-Evet, dürüstüm elbette; ayrıca çok da ahlâklıyımdır. Ahlâk üçe ayrılır; biir...

-Bizim ondan şüphemiz yok; öyle olmasaydı zaten partiniz sizi bu göreve lâyık görmezdi, başkaca vasıflarınızı da bilmek isteriz...

-Ha, hiç sinirlenmem ben beyefendi; sinirlerim çok sağlamdır. Beni bir kere öğrenciyken dövmüşlerdi; ağlamadım bile. Çok da iyi dayak yerim haa...

-Bu kabiliyetlerinizin belediye yönetmek için yeterli olduğunu düşünüyorsunuz o halde?

-Kesinlikle! Dürüstlük yetmez mi? Bakınız benim ömrüm bürokraside geçti. İnanın ki bir kuruluşta çalıp çırpanları engellerseniz, memlekete en büyük hizmeti yapmış olursunuz. Öteki ıvır-zıvır işler kendiliğinden hallolur zaten; teknik meselelerdir. Kaynak israfını önler, dürüst olur, insanlara hakça davranırsanız belediye de yönetirsiniz, parti de...

-Parti derken?

-Ay ağzımdan kaçtı; dilim yansın, tüh! Parti mi dedim; evet parti dedim; bizim parti en bir dürüsttür meselâ, ayrıca çok da ahlâklıyızdır. O kadar dürüstüz ki, dürüstlüğümüzün zekâtını versek, öteki partilere de yeter. ­Artanı da ihraç ederiz.

-Peki çok dürüstsünüz, ahlâklısınız; niçin sizin partinin burnu bir türlü yerden kalkmıyor; halk niçin her seçimde sizi -tabir yerindeyse- çok kötü pataklıyor?

-Dayak yiyoruz ama kızıyor muyuz? Hayır! Bu sayın halk bizi anlamıyor efendim; zaten hiç anlamadı. Bakınız Başbakan'ın ne işi vardı Davos'ta? Hem İngilizce bilmiyor, hem efelik ediyor. Madem gittiniz sinirlenmeyeceksiniz; ben sinirleniyor muyum meselâ? Biz de Filistinli çocuklar için miting yaptık; n'oolmuş yani; halk tutup bunlara şey'ediyor. Haksızlık yani; halka dürüstlüğü öğreteceğiz, başka çaresi yok!

-Başka bir konuya geçelim. Sizin için İstanbul'da kaybolur o diyorlar...

-Efendim bunlar küçük ayrıntılar, bilsem n'olacak; ben taksi şoförü müyüm arkadaş?

-Projeniz de yokmuş, yani vizyonunuz filan; yok mu gerçekten?

-Bakın biz çook proje gördük bugüne kadar; bunlar lâftır, önemli olan dürüstlüktür, nâmusluluktur. Dürüst, nâmuslu iseniz konuşalım. Ben adamı dürüstlüğümle döverim; hem çok fena döverim!

-Sinirlendiniz?

-Yoo, sinirlenmem böyle şeylere ben; sinirlerimi aldırdım ben; geliniz sizinle televizyon tartışmasına çıkalım; sizi perişan edeyim, ne belgeler, ne dosyalar var bende!

-Zaten televizyon canlı yayınında şeyediyoruz efendim... Rejiden ikaz ediyorlar; süremiz bitmiş, son mesajınızı alıp kapatalım; buyrun?

-Dürüstüm, dürüst değilsin, dürüst değil; dürüstüz, dürüst değilsiniz, dürüst değiller!

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/1/2009 - Hekimliğe dair

Kategori: Deneme

Hekimliğe dair  [İskender PALA]



Tıp kelimesi sözlüklerde 'hastalıkları iyileştirme, onların sebep ve sonuçlarını araştırma ilmi, hekimlik' olarak tanımlanıyor.

Buna göre tıp bir bilim alanının adıdır ve daha ziyade hastalanan bünyeyi sağaltmayla alakadardır. Öte yandan kainatı kuşatan en ince sanat eserlerinin (canlı bünye) yine en ince verileri (yapısal özellik) üzerinde çalışmak açısından da bir sanat alanıdır. Yani sağlıklı bir bünyenin sağlıkla devamını sağlamak başlı başına bir sanat sayılır. Çünkü hastalanan bir bünyenin sağlığa kavuşturulmasından daha önemlisi, onu hiç hastalandırmayacak şekilde muhafaza edebilmektir.

Modern tıp işin bilim kısmıyla alakadardır. Oysa eski tıp kitapları sağlığın korunmasına öncelik vermişlerdi. Çünkü bedene isabet edecek bir ok veya kurşun yarasını iyileştirmekten daha önemlisi, ok veya kurşuna hedef olmayacak tedbirleri almaktır. İşte bu noktada, bütün varlığın sırlarını keşfedebilmek önemli sayılır. Eskilerin 'akakir' dedikleri eczacılık ilminde bitkilerin özelliklerini bilmek ne derece önemli idiyse kainat kitabını doğru okumak da o derece önemliydi. Bu yüzden eski tıp kitaplarının ilk bölümleri, kozmik olayların hastalıklarla irtibatı, sağlıklı beslenmenin doğru yolları, mineraller dünyası, bedenin tanınması ve -bütün bunlara rağmen eğer var ise- hastalığın teşhisi gibi konulara ayrılır ve bu genel bilgiler, sıradan insanların da irfanî kültürleri arasına katıştırılırdı. Eski tıbbın bu irfanî alanı, yaygın olarak bilinen ahlat-ı erbaa teorisi çevresinde gelişmiştir.

Ahlat-ı Erbaa, "bir şey ile karışan dört sıvı, dört hılt, dört halt" demek olup bedendeki sağlık dengesini düzenleyen "kan, balgam, safra ve sevda"dan oluşur. Buna seyyâlât-ı erbaa (dört akışkanlar) denildiği de vakidir. Her bir hılt insan vücudunda uzvi vazifeler görmektedir. Vazifelerini yaptıkları müddetçe kişinin mizacı dengelenip sağlıklı hali sürer. Ancak herhangi birinin diğeri üzerine galip gelmesi halinde emraz-ı cismaniye (hastalık) baş gösterir.

Geçen yüzyılın başlarına kadar pedagoji ve psikoloji ilimleri başta olmak üzere tıbbın bütün alanlarında, hastalığın teşhis ve tedavi usullerinin tespitinde ahlat-ı erbaa göz önünde tutulurmuş. O kadar ki şairler, her bir hıltın özelliklerini mazmunlar halinde kullanmışlardır. Ahlat-ı Erbaa hakkında en öne çıkan bilgiler şöyle sıralanabilir:

Kan: Dört unsurdan havayı ilgilendirir. Yeri karaciğerdir. Sıcak ve rutubetlidir. Rengi bulanır, kokusu bozulursa hastalıklı sayılır. Yağlı, tatlı ve kan yapıcı gıdalar çok yenildiğinde bünyede kan dengesi yükselir ve şiddetli baş ağrısı, tembellik, sersemlik kendini gösterir. Bu durumda ekşi meyve suları ve sirke gibi soğuk ve kuru tabiatlı gıdalar mücerreptir.

Balgam: Dört unsurdan suyu ilgilendirir. Yeri akciğerdir. Soğuk ve rutubetlidir. İştahsızlık, hazımsızlık, unutkanlık, sindirim yetmezliği, beniz sararması gibi hallerle kendini gösterir. Bu durumda bal, zencefil, mısır, karabiber gibi sıcak ve kuru tabiatlı gıdalar mücerreptir.

Safra: Dört unsurdan ateşi ilgilendirir. Yeri safra kesesidir. Sıcak ve kurudur. Safra dengesi arttığında gözlerde ve bünyede sararmalar olur, damak kurur. İnsanın içini huzursuzluk kaplar. Bu durumda şeker, arpa, salatalık, karpuz gibi soğuk ve rutubetli gıdalar mücerreptir.

Sevda: Dört unsurdan toprağı ilgilendirir. Yeri kalp ve dalaktır. Kuru ve soğuktur. Sevda bedensel bir rahatsızlıktan ziyade zihinsel ve ruhsal bir aşkınlık halidir. Mercimek, sığır eti, patlıcan, mısır, fasulye gibi kanın yanmasına yol açacak gıdalar sevdayı tetikler. Bedende durgunluk, uykusuzluk, vesvese, melankoli, düşünce bozukluğu gibi sapmalar başlar. Üzüm, zerdali, nergis, şeker kamışı, taze incir, kavun gibi sıcak ve rutubetli gıdalar mücerreptir.

Eskiler ahlat-ı erbaanın insan bedenindeki tezahürünü renk ile de ölçmüş ve bedendeki karalığı sevdaya, aklığı balgama, kızıllığı kana, sarılığı da safrana bağlamışlardır. Dikkat edilirse her hıltın mizacında sıcak veya soğuk, kuru veya rutubetli bir yapı mevcuttur ve bunların artması hastalığı getirmekte, tedavisi de ancak onun zıddı tabiat içeren bitkilerle olabilmektedir. Eskiler ısınanı soğutmuş, soğuyanı ısıtmış; kuruyanı rutubetlendirmekle, rutubetleneni de kurutarak tedavi uygulamışlar. Başarılı da olmuşlar üstelik. Yani eskilere göre tıp bir ilim olmak yanında bir kültür olarak da yaşamış ve bir sanat olarak herkesi hayran bırakmıştır. Nasıl ki Büyük Sanatkâr her eserine ayrı bir incelik gizlemiş!..

Not: Yazdıklarımız bir kültür malzemesidir. Siz siz olun, hekiminize sormadan tedaviye başlamayın.

 

Dört halt

Encümen-i Şuarâ toplantıları, yüzelli yıl evvelki edebiyatımızın en zarif ve bilge seviyede görüşülüp konuşulduğu muhitlerden biri imiş. Orada sohbetin çıtası çok yüksektir ve söz üst perdeden ve ariflere söylenir, cahil cühela takımı da buraya asla gelemezmiş. Anlatırlar ki böyle bir toplantıda söz dönüp dolaşıp insan anatomisinin edebiyata yansımasına gelmiş. Herkes meselenin ayrı bir veçhesini anlatıp fikirlerini açıklamış. Bir ara Namık Kemal, ahlat-ı erbaanın edebiyat yönünü anlatan ateşli bir konuşmaya başlamış ki herkes lâl kesilip can kulağıyla dinlemekte. O sırada dinleyenlerden biri heyecanla elini kaldırıp Kemal Bey'in sözünü kesmez mi?

- Kemal Bey, Kemal Bey!..

Bütün başlar o adama çevrilmiş, herkes meselenin yeni bir açılımını dinlemeyi ummakta:

- Kuzum Kemal Bey, ahlât-ı erbaa ne demek?

Sözünün böyle münasebetsizce kesilmesine kızan Namık Kemal, büyük bir ciddiyetle cevaplamış:

- Dört kere halt etmek demektir, azizim.

13 Ocak 2009, Salı

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/12/2008 - Türk romanında ilk postmodernist Oguz Atay

Kategori: Deneme

[Yorum - İsmet Emre] Türk romanında ilk postmodernist Oguz Atay
Bugün öldü Oğuz Atay. Ölümü de yaşamı ve Türk edebiyatına katkıları gibi ironik oldu. 13 Aralık gecesi, arkadaşlarının evinde toplanmışlardır. Bir ara banyoya girer ve uzun süre çıkmaz.

Banyoya yönelen arkadaşlarına içeriden seslenir: 'Daha ölmedim.' Fakat banyodan uzun süre yine ses gelmez. Arkadaşları endişelenip seslenirler. Cevap alamayınca kapıyı açarlar: Bu kez ölmüştür. 1977'de ölmesine rağmen eserleri hâlâ en çok okunan yazarlarımızdan; üzerinde en çok konuşulan, fikirleri en çok tartışılan edebiyatçılarımızdan biri. Otuz bir yıl geçti ölümünün ardından. Bir insan ömrü için uzun sayılabilir bu; ama devletler, milletler için o kadar kısa ki! Buna rağmen, neler neler sığdı bu senelere. Her an bir Korkuyu Beklerken, Tehlikeli Oyunlar yaşadı bu ülke, Tutunamadı bir türlü; ne gerçek anlamdaki bir demokrasiye, ne insan haklarına, ne özgürlüğe: Biri modern, öteki postmodern iki darbe yaşadı. Her ikisinden de ağır yaralı olarak çıktı, yoluna devam etmeye çalışıyor şimdilerde...

BATI İLE DOĞU'YU BİRBİRİNE EKLEMLEYEN YAZAR

Ama o günden bugüne iyi şeyler de oldu. Hiç dokunulmaz denilen yığınla ön yargı yerle bir edildi; insanların telaffuz etmekten bile çekindikleri bazı kavramlar günlük hayatımızın bir parçası haline geldi... Soğuk Savaş dönemine özgü ben-öteki duruşlar arasındaki katı sınırlar ortadan kalktı en azından; ciddiyetten kırılan resmi söylemler Oğuz Atay metinlerinde olduğu gibi, tıpkı onun ironik şekilde dile getirdiği gibi bir bir terk edildi. Ne diyordu Oğuz Atay: "Ülkemiz büyük bir oyun yeridir. Her sabah uyanınca, biraz isteksiz de olsak, hepimiz sahnenin bir yerinde, bizi çevreleyen büyük ve uzak dünyanın sevimli benzerini kurmak için toplanırız. Küçük topluluklar olarak, birbirimizden bağımsız davranarak ve birbirimizi seyrederek günlük oyunlarımıza başlarız." Üzerimize ne oyunlar oynandı da seyretmedik mi yıllarca? İdeolojik, etnik, bölgesel, mezhebe dayanan sayısız oyunlarla enerjilerini boşa harcamadı mı bu ülkenin insanları, gençleri? Senaryosu başkalarınca yazılıp elimize teslim edilmiş oyunları, birbirimizden habersizce ama aynı amaca hizmet ettiğini yıllarca sonra fark ettiğimiz oyunların başrol oyuncusu, yardımcısı, figüranı olarak hakkını vermedik mi bu oyunların ve bu arada elindeki bir gazete için düşman olmadık mı aynı mahalledeki insanlara, okuduğu kitaptan dolayı surat asmadık mı, 'koşul' yerine 'şart', 'olasılık' yerine 'imkan' dediği için yaftalamadık mı pek çoğunu, bir bezin peşine düşüp yıllar, on yıllarca hep aynı nakaratı söylemedik mi 'başörtüsü sorunu' diye? Neler, neler yoktu ki bu oyunun içinde? Biz, elimizdeki çomağı ötekinin, öteki dediğimiz arkadaşımızın, eşimizin dostumuzun gözüne sokarken birileri kenarda oturup kıs kıs gülmedi mi halimize? Hatta bazen gülmedik mi ağlanacak halimize? Bu biz değil miydik?

13.12.2008


TAMAMI


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->
  • ANAXIMANDER’İN VECİZESİ
    Martin Heidegger
    Çev: Nejat Aday

  • Hakkımda

    Vurulmuşların, ezilmişlerin, hep tokat yemişlerin blogu


    Kategoriler

    Arkadaşlarım

    siyah
    guldeste
    gulten
    bahargozlum
    zbyd
    acihuzun
    nalezar
    medinepazari23
    okyanusumm
    keyifliblog
    1sessizgemi3
    hukuksal
    sufiderwish
    pelin85
    yeniirmak
    nurlayemek
    metekan
    gullistan
    htmlkodlar
    cimkim
    huzundenizi
    aksitabraxas
    angelsmone
    alimuraterbil
    huseyinikbal
    canoya
    asligulerr
    gülnaz hasköy
    kuranadavet
    suskunciglik



    SOHBET ODASI

    ::Ders Notları
    :: Hazır Cevaplar
    :: Deyimler Sözlüğü
    :: Şiir Dinletisi
    :: Deyimlerin Öyküsü
    ::
    Biyografiler
    ::
    Ders Bulmacaları
    ::
    Türk Destanları
    ::
    Dünya Destanları
    ::
    Bilmeceler
    ::
    Masallar
    ::
    Sesli Kitaplar
    ::
    Şiir Üzerine Aforizmalar
    ::
    Performans Ödevleri &