td width="90">

KARTALLARIN KANADINI YOLMAK DOĞACAK NESLİN KARTAL OLMASINI ENGELLEMEZ. <> İÇİNDE ZATEN KÖTÜLÜK OLAN BİR RUHA EL ATMAKLA, ŞEYTANIN NE KAZANCI OLABİLİR?(ARTHUR MILLER) <> ÇOCUK TRAJEDİDE GÜLER,İHTİYAR, KOMEDİDE AĞLAR.(M. UNAMUNA) <> SÖNDÜREMEYECEĞİN ATEŞİ YAKMA '(SELİM GÜNDÜZALP) <> TOPUĞA ÇIKMAYAN SULAR,DENİZ İLE SAVAŞ EYLER '.(YUNUS EMRE) <> ERİŞİR FETHE, FEDAÎSİ OLAN DAVALAR.(FARUK NAFİZ) <> ALTIN PRANGALAR, DEMİR OLANLARDAN ÇOK DAHA KÖTÜDÜR.(M.GANDHI) <> ÇOCUK, ELMAYI GÖRMEDEN KOKULU SOĞANI ELİNDEN BIRAKIR MI?(Hz. MEVLÂNÂ) <> ORMAN HAYATI BESTELERKEN ÇIT ÇIKARMAZ DA BALTA DAĞLARI İNLETİR. <> FİLDİŞİ KULE

Bazen namazda veya oruçta bulamadığın feyzi, belâ ve mihnette bulursun.(İbn Arabî)

31/7/2009 - İHL'ler: Toplumun “kurtarıcı ruhu”

Kategori: Makale
İHL'ler: Toplumun “kurtarıcı ruhu” [Yusuf KAPLAN] 

Eğri oturup doğru konuşalım: İHL'ler, bu ülkede “din adamı” yetiştirmek için açılmamıştır. Vatandaş, bu ülkenin doktorlarının, mühendislerinin, valilerinin, kısacası yönetici elitlerinin dininden, kültüründen, tarihinden, ahlâkî değerlerinden habersiz olmasını istemediği, bundan endişe ettiği için İHL'leri kendi imkânlarıyla ve gayretleriyle açmıştır.

Şimdi burada “İHL'lerin dışındaki liseler 'dinsiz' insanlar mı yetiştiriyor?” gibi abuk sabuk sorular sormanın âlemi yok.

Soru şu burada: Düz liseler, bu ülkenin çocuklarına tarih şuuru, medeniyet ideali ve dolayısıyla yeterli miktarda özgüven duygusu kazandırabiliyor mu acaba?

Bu soruya rahatlıkla “evet” diyemeyeceğimizi hepimiz biliyoruz. Oysa bir ülkenin temel eğitim kurumlarında, o ülkenin çocuklarına -elbette ki eleştirel, analitik ve karşılaştırmalı bir yaklaşımla- köklü bir tarih şuuru, güçlü bir medeniyet ideali, ruhu ve fikri kazandırmak, temel eğitimin birincil şartıdır. İngiltere'de Shakespeare'in sanki hâlâ bugün yaşıyormuş gibi bütün eserlerinin, tiplemelerinin, ana okulundan üniversite öğrenimine kadar bütün kuşaklara derinlemesine öğretiliyor olmasının nedeni, gerekçesi budur.

Örnekleri uzatmaya gerek yok. Fransızlar, bütün eğitim kurumlarında kendi çocuklarına Fransız kültürünü, düşüncesini, sanatını, tarihini bütün boyutlarıyla öğretirler. Aynı şey İtalyanlar için de geçerlidir, Almanlar için de, Japonlar için de.

Ama bizim için aslâ geçerli değildir. Türkiye'deki eğitim sistemi, çocuklarımıza, Yunus'u, Mevlânâ'yı, Itrî'yi, Sinan'ı bile -özgüven ve ruh kazandıracak şekillerde- öğretmez. Bizim çocuklarımız, bu öncü figürlerin ne söylediğini, neden çağları aşan bir ses'e sahip olduklarını öğrenemezler kendi ülkelerinin eğitim kurumlarında. Medeniyetimizin yapıtaşlarını döşeyen bu figürlerden yola çıkarak bizim çocuklarımıza köklü bir medeniyet ve tarih şuuru, ideali ve ruhu kazandırmaz bizim eğitim kurumlarımız.

Böyle bir “millî” eğitim sistemi dünyanın hiçbir yerinde yoktur.

Hâl böyle olunca, köklü bir medeniyet şuuruna, idealine, fikrine ve ruhuna sahip olamayan kuşakların özgüvenlerinin gelişmesini, başka kültürlerle, medeniyetlerle ve dünyalarla yaratıcı ilişkiler kurabilmelerini beklemek elbette ki ham hayalden ibaret olacaktır. Ama bu durum, bu milletin kendi çocuklarının intiharını hazırlaması değil de, nedir Allah aşkına!

Oysa Batı'daki bütün ortaöğretim kurumları, birer İHL gibidir: Aristo'yu da, Kant'ı da, Bach'ları da, Mahler, Mozart, Betheevon'ları da, İncil'i de, Das Kapital'i de özetle özümsetir kendi çocuklarına Batılı öğretim kurumları.

Peki ya bizde? Bizdeki eğitim sistemi, öncelikli olarak tarih şuurunu ve medeniyet ufkunu yıkarak, yok ederek işe başlar: Kendi çocuklarımıza körkütük bir Batı uygarlığı hayranlığı ve dolayısıyla aşağılık kompleksi aşılar.

Böyle “millî” eğitim sistemi nerede görülmüş? Kendi çocuklarına köklü bir ruh ve ideal kazandıracağına, özgüvenlerini yok eden, çocuklarını manen, entelektüel olarak intiharın eşiğine sürükleyen inkârcı ve yabancılaştırıcı bir eğitim sistemine “millî” bir eğitim sistemi denebilir mi?

İşte İHL'ler tam da bu anlamda Türkiye'nin gerçek “millî” olan yegâne eğitim kurumlarıdır: Bu toplumun medeniyet kurucu dinamiklerini, iddialarını, ideallerini çocuklarına verebilen tek eğitim kurumudur: Yani bu toplumun kurtarıcı ruhu, nefes borusu, özgürlüğünün ve özgünlüğünün tek kaynağıdır. Çünkü İHL'ler -bütün eksikliklerine rağmen- Mevlânâ'nın pergel metaforunun en iyi uygulandığı yani bir yandan kendi kültürel dinamiklerimizin öğretildiği, öte yandan diğer kültürlere açılmanın mümkün olabildiği, sinerji yaratabilecek, algı kapıları potansiyel olarak bütün dünyalara açık yegâne eğitim kurumları.

Bu nedenledir ki, toplumunun ruhunun kurtarılması, ufkunun ve önünün açılması anlamında, İHL'ler bu topluma en az 50 yıl kazandırmıştır.

O yüzden İHL'lerin önündeki haksız ve ayrımcı katsayı uygulamasının kaldırılması, Türkiye adına sevinilecek bir adımdır; gürültü patırtı yapılacak bir şey değil. Bu nedenle, bu konuda gürültü patırtı yapanların yaptıkları şeyin ne kadar aptalca, beyinsizce, ayırımcı, ötekileştirici, insafsızca ve vicdansızca bir girişim olduğunu söylemek bile gerekmiyor.

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/7/2009 - İHL meslek liseleri midir?

Kategori: Makale

İHL meslek liseleri midir?  [Hayretttin KARAMAN]

Birand, dün kısmen alıntı yaptığım yazısında “İmam Hatip Liselerinin sayısının fazla olduğunu, bunların aslında kaliteli imam hatip yetiştirmek üzere meslek liseleri olarak açıldığını, ama böyle devam etmediğini, halen mezunlarının yüzde 54'nün kızlar olduğunu kaydettikten sonra soruyor:

“Şunun adını koyalım. İHL'ler din okulları mı, yoksa Meslek Lisesi mi ?”

Sayın Birand,

Ben bu okulların ilk mezunlarındanım, 1951 yılında yedi vilayette açıldıklarında nitelikleri ne meslek, ne lise, ne de din okulu idi. Bize söylenen şuydu: “Yedi yıl okuyup mezun olacak, daha ziyade köylerde imam olacaksınız. Sizin için İlahiyat alanı dahil hiçbir yüksek öğrenim imkanı olmayacak”.

Biz mezun olunca yüksek tahsil görmekte ısrar ettiğimiz için İlahiyat Fakültesine ve diğer fakültelere almak yerine bir Yüksek İslam Enstitüsü açtılar. Daha sonra ilgili kanun çıktı ve okullarımız “hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci hazırlayan orta öğretim kurumu” niteliğini kazandı; mezunları, katsayı ayrımcılığı olmaksızın her dalda yüksek öğrenim görme hakkını elde ettiler. Bu da yıllarca böyle uygulandı, -laikçilerin korkusu veya vehmi dışında- hiçbir kötü sonucu da olmadı.

Şu halde İmam Hatip Liseleri, ilgili kanuna göre “meslek lisesi” değildir; “hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci hazırlayan” liselerdir. 28 Şubat'tan sonra “Hem yüksek öğrenime” cümlesi haksız olarak “kendi alanlarında” şeklinde uygulanmaya başladı. Kanun yıllarca böyle bir kayıt bulunmadan (bütün yüksek öğrenime açık olarak) uygulandı, o zaman meşru olan sonradan niçin meşru olmaktan çıkarılıyor? Bunun ideolojik bağnazlık ve hak tanımamadan başka açıklaması olabilir mi?

“Hem mesleğe” olduğu için İmam yetiştiryor, “hem de yüksek öğrenime” olduğu için kızlar dahil binlerce gencimize orta öğrenim veriyor ve yüksek öğrenime hazırlıyor.

Bunun neresi kötü?

İşin aslını birkaç yıl önceki bir yazımda şöyle ifade etmiştim:

Türkiye'nin egemen laiklik anlayışına göre genel devlet okullarında belli bir dinin (mesela yalnızca İslam'ın ve Sünnî yorumun) eğitim ve öğretimi yapılamıyor. Başka ülkeler bunun çaresini iki şekilde bulmuşlar: 1. Haftanın belli bir gününde okulda, program ve hoca seçimi dindar velilere bırakılan din eğitim ve öğretimi yapılmasına imkan vermişler ve/veya öğrencilerin kiliseye götürülmelerini, kilisede Pazar okullarına devam etmelerini mümkün kılmışlar. 2. Kilise, vakıf ve derneklerin, standart orta öğretim seviyesindeki derslerin yanında -devlet okullarında bulunmayan- belli dinlerin eğitim ve öğretimine de program içinde yer veren okullar açmalarına imkan tanımışlar.

TC bu iki yolu da açmaya yanaşmıyor. Dini ve din eğitimini kontrol altında tutmakta ısrar ediyor. Bir yandan bu hassasiyet, diğer yandan halkın baskısı İmam hatip Okullarının açılması ile sonuçlandı. Uzun yıllar muhalif seslere rağmen bu okullar, hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci yetiştiren okullar olarak devam etti, bundan hiçbir kötü (ülkeye, halka, dünyaya zararlı) sonuç çıkmadı, tam aksine bu okullar, zaman zaman, yer yer hem eğitim ve öğretim kalitesi hem de disiplin yönünden bir adım ileride de oldular. Fakat bu yol, bu “iki tarafı da tatmin etmesi, üzerinde uzlaşma sağlanması gereken çare” laikçi kesimleri rahatsız etti; kehanetlere, geleceğe yönelik gülünç tehlike beklentilerine (mesela bu okullardan mezun olanlar şu tarihte iktidara gelip şeriat yönetimi getirecekler kehaneti) dayanarak, bunları yayarak okulların, birden olmasa da zaman içinde kapanması için radikal tedbirlere başvurdular. Bu tedbirlerin demokrasi ortamında yürütülmesi mümkün olmadığı için askere müracaat ettiler, 28 Şubatlara hayat verdiler, dipçik göstererek tedbirleri yürürlüğe koydular. Bu yöntemin demokrasi ve insan haklarına aykırı olması bir yana ülkede birlik, beraberlik ve huzura zarar vereceği apaçık ortada iken buna da aldırmadılar. Şimdi İmam Hatip Liselerinden (zaten ortası yok edilmişti) mezun olanlar yalnız İlahiyat Fakültelerine girebiliyorlar, bu da okullara rağbeti azaltıyor, öğrenci sayısını düşürüyor, 1930 lu yıllarda olduğu gibi “öğrenci bulunamadığı için kapandı” hikayesi tekrar sahneye konmaya çalışılıyor.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/7/2009 - "İçinizdeki öküze "OHA" deyin" adlı kitaptan... (Bülent AKYÜREK

Kategori: Makale
"İçinizdeki öküze "OHA" deyin" adlı kitaptan... (Bülent AKYÜREK)
 
Amerika'nın  başını çektiği  batı, zalim bir ereksiyon medeniyetidir! Her batılının cinsel uzvuyla bir problemi vardır. Rahibinden rahibesine kadar yüzyıllar boyu bunu aşamadılar.

Batı bu yüzden dikine bir medeniyet kurdu. Yüksek kuleleri, dik yürüme biçimleri, fezaya çıkma istekleri, penis biçimli nükleer başlıklı füzeleriyle yükseldiler. Bir cinsel uzuv gibi davranıp, her şeyi dik algıladığınız vakit günbegün dikleştiğinizden karşınızda yataylık istersiniz. Ortaya  çıkmış ereksiyon medeniyetini suturacak kurbanın en büyük özelliği domalmış olmaktır. Domalmanın sakinleştirici gücü onları bir müddet sakinleştirir ama bu taleplerinin bittiği anlamına gelmemelidir çünkü batı artık tecavüzünü gerçekleştirirken kurbanının acı çeken yüz hatlarını görmek istiyor ve acıyla atılan çığlıklarla boşalmak istiyor.

...Oklar, mızraklar, kılıçlar, füzeler sivri uçlarıyla vajina arar. Penis kafalı batılılar bunu böyle bilir, böyle düşünürler.

Son Haçlı Seferi pornografiktir, bunu Irak'taki son olaylarla ispatladım kendime. 2006 şubatının  son haftasında on yaşındaki çocukları duvar dibinde dipçik ve tekmelerle  döven Amerikan askerlerini  bütün dünya izledi. Yalnız, hiçbir insan fondan gelen "Yesss!" seslerini duymadı, o sözü çözemedi. (s.34,35)

...Gökten inerek kurtarıcı olacak olan İsa'nın ise artık kimi kurtaracağından emin olun. İsa bizden ağalar, Hz. Muhammed bizden, tabiat bizden mahlukat bizden. Biz de onlardan olursak problem yok!

Batının fermuarına karşılık doğunun uçkuru vardır. Aklından kötülük geçtiğinde  uçkurundaki kırk düğümü çözerken kırk kapıdan geçer. Oysa batı fermuarlıdır. Cırt açılır iş bitirilir ve cırt kapatılır. Saniyelere sığdırılmış iki cırt sesine evlatlarımızı kurban vermeyelim.  (s.36)

Erotizmin pornografiden farkları vardır: Erotizmin içine izleyici katılır. Filmin bir sahnesisinde kadının düğmesi açılır ve gerisini seyirci tamamlar. Düğmeyi açan el sen olursun. Kadını öpen dudaklar senindir. Oysa pornografide tüm hakların talana uğrar. 

Her insan erotik bir filmde sevdiğini anımsayabilir ama pornografinin boğucu, çıldırtan, karanlık atmosferinde sevdiklerini hatırlamamak için gayret sarf eder. (s. 37)

...Dediklerimden yola çıkarak izleyici olmayı kabullenmeyin. Zulmü izleyen hiç kimse doğulu olamaz!

Her  millet kendi pornografisini ouşturur.  Pilli, elektrikli vibratörler, dört zamanlı motor tekniğiyle yapılmış titanyum tatmin aletlerini Japonlar icat etti. Japonlar, oluşturdukları pornografik sahnelerde "Birgün insanlığı teknolojiyle becereceklerini" anlatmaya çalışıyor gibiler. Modern donanmlı Avrupa pornolarında gruplar ön plandadır. Bie Hintli, Çinli, Zenci, ya da Arap'a filmin sonuna kadar bütün kanatlardan Haçlı'lar saldırır. Fransız pornolarında prezervatif gibi ve korumaya yönelik malzemeler kullanılır. Her şeyi yapar ama üzerine pislik bulaştırmazlar.

Fransızların, Afrika sömürgelerine ettiklerine bakınız ne demek istideğimi daha iyi anlayacaksınız. Afrikalılar açlıktan ölürken Fransızlar onlara insanî yardım olarak klasik müzik CD' leri, klasik romanlar ve İncil dağıttılar. 

...Zaten küreselleşme felsefesi; direnç göstermeden ellerimizle çiçeklerle sınır kapılarımızdan itibaren batıya domalmaktır. 

Batıya olan yürüyüşümüzde fesimiz, sarığımız rüzgarda uçtu, şalvarımız düştü, bıyıklarımız, sakallarımız döküldü, bir güzel lenslendik, kremlendik, çıplak tavuklar gibi önlerine uzandık. Biz, pis Arap'lar gibi değildik, tez elden küreselleştik. (s. 38, 39)

İzlediğiniz tonlarca porno filmden hatırlayacaksınız: Pencereleri ve kapıları açık püfür püfür esen bir evde zavallı bir uzak doğulu dört, beş batılı tarafından iğdiş edilirken tesadüf bu ya havadan uçak geçer. Göndermeler müthiş değil mi?

Üçüncü dünya kadınına dört batılı erkeğin çullanmasından da çıkarılacak dersler vardır: Beş duyu organımız batılılarca kuşatılmış durumda. Geriye altıncı hissimiz kalıyor: Bir daha  ne zaman gelecekler korkusu!

Pornografide okşamak yoktur. Kadın bir nesne gibi kullanılır. Sert suratlı kirli adamlar, ölçüleri ideal kadınlarla birleştirilir. Tüm güzellikler çirkinlere ezdirilir. (s. 39, 40)

Pornografinin  zulmü nesnelere de yansır: Sevişme sırasında kadınların kolyelerini çok amaçlı kullanmasında üç beş din için kutsal olan tespih anımsatılarak kutsal nesnelerimizle alay edilir.

...Arabayla seks yan yana koyularak hıza vurgu yapılıyor.

...Asansör içi seks bir orgazm yükselmesi, modern çağın fütursuz miracı sanki! (s. 41)

Gelelim pornografide yeni mekanlar ve kambiyo kadınlarına...

Kambiyo kadınlarına para yatırmak büyük zevktir. Bu yüzden çok ihtiyacınız olmadan bankaya gidip hesabınızdan para çekmek istemezsiniz. Çekeceğiniz her kuruş onları üzer, ve sizi onların gözünde küçültür.

Şiddet ve tecavüz bütün batının ezbere bildiği anadilidir.

Kötüyü ağza almayız, ağza alınan kötü kelimeler şeytanın tatlı aromasıdır.

...düpedüz dayak istiyorlar. Bir isteyene iki vermesini bilen doğulular olarak  batılı arkadaşları elleri boş gönderirsek prestij kaybına uğrarız. (s. 42, 43)

Hiçbir zaman: "Arkası kırık ayakkabı da, tespih de, kaldırımlardaki balgam da bizimdir!" diyemedik. Şimdi, ben sarımsak kokan ağzımla geğirerek haykırıyorum ki: "Size yanlış gelen bütün şeyler benimdir, onlara sonuna kadar sahip çıkacağım. En kötü alışkanlıklarım bile sizin tecavüzlerinizden, Irak'ta çocuklara uyguladığınız şiddetten daha masum ve insanîdir. Sktrp gidin Yankiler, ben sandalyenin altına sümüğümü yapıştımaya devam edeceğim. Kişisel olarak gelişmemeye yeminliyim.!" (s.45)

 

Kazıklı Voyvoda artık tarihî bir vesika değil. Kazıklı Voyvoda  her batılının gerçek yüzü ve bunu zaten inksr etmiyorlar.

 

Doğudan dualarla kovulan şeytan, imparatorluğunu batıya kurdu ve yüz yıllardır oradan saldırıyor.

 

Artık kıçımızı Bach dinleyip Hewingway okuyarak, İngilizce öğrenerek, Discowery izleyerek kurtaramayız. (s. 46)

 

Batı: Adam olamamış ama bilim adamı olmuş adamlarla dolu.

 

Doğunun bilim adamı yoktur, adamların bilimleri vardır ve bu adamlar bilimlerini tabiata zarar vermek için kullanmaz.

 

Batının çıldırmış sömürgecileri “Dünyanın kıçı neresidir?” diye kutuplara gittiler. Lanetli ayaklarını oraya değdirdiklerinden beri de buzullar eriyor, dengeler bozuluyor. (s.47)

 

Çizgi film kahramanı Temel Reis; ıspanak stokları çürümekten kurtulsun amacıyla yaratıldı.

 

…görücü usulünü ilkel göstermek adına yazmadık kitap, çekmedik film bırakmadı. (s.48)

 

“Rabıta” telsiz, aletsiz iletişimin son  teknolojisidir. Batı, buna “Sanrı” diyor. Haplar, iğneler dayayıp şifa veriyorlar. (s.50)

 

Kendimize “Çüşş!” diyemediğimiz için her gün biraz daha hayvanlaşıyoruz. (s.62)

 

“Nike” şapkanın altındaki İngilizce bilen insana ölümü nasıl izah edeceğiz? (s.63)

 

“Mümin; tavus kuşu gibi ayaklarına bakandır, diye cevaplıyor mübarek.”(s.64)

 

İçindeki Devi Uyandırmış Cüceler Devleti’nin zavallı bireyleriyiz. (s.66)

 

An; zamanın içindeki taksitli ölümlerdir. (s72)

 

İnsanın aşırı sosyali ya pezevenk olur ya da hayat kadını…

 

Mizah, cahil cühelanın ayağına düşerse itici bir kalkan olur. (s.85)

 

“Susma erdemi”ni anlatabilmek için Pitagoras’ın okulunda  bir yıl susulduğu söylenir. (s.88)

 

Üç buçuk okka çeken bıyıkların tepesinden yine Doğunun ışığı yükselecek. (s.89)

 

Saldırı korkaklıktırç Hücum korku belirtisidir. Korku, dayanılmaz boyuta geldiğinde cesurlaşırız.

 

Ortada bir karşılaşma olacaksa yola düşmenin anlamı yoktur, bırakın onlar gelsinler (s.90)

 

Çocuklarımız cırcır böceği olması ama Lafonten’in Yahudi Karıncası’na  da övgü yağdırmasınlar. İlle de ikisinden biri olacaklarsa saz çalıp gezsinler, Pir Sultan gibi, Aşık Veysel gibi… (s101)

 

Kölelerin, beyleri beslediği çağdan tiksiniyorum ve beni bu iğrenç dünyadan kurtaracak tetiği çekecek olan parmağa hakkımı helal ediyorum. (s.107)

 

Cem Yılmaz’ın  “Gora” filminde beşinci element “Tahta”dır, demesindeki inceliği kimse anlayamadı. Evet, tahta fanilik duygusudur, kulluktur. (s130)

 

“Suçluluk duygusu” intihara götürür, “Günahkarlık hissi” ise tövbe, kulluk ve tevazuya götürür. (s.133)

 

Döksünler bakalım kanlarımızı. Birgün iki aylık Afgan bebeğin kanlarında boğulurlar inşallah. (s.139)

 

Gâvurların bakışlarında deliliğin sınırlarını yırtan mızraklar vardır.

 

O, şaşaalı Avrupa Birliği bizim bıyıklarımız kesilsin diye kurulmadıysa namerdim.  (s.143)

 

Biz, imanlı taburelerimizle saflarımızı sıkıştırmaya devam edeceğiz. (s.147)

 

Malum, gençlerin odasına girmek bir devletin sınır ihlali anlamına geliyor. Odada bağımsız, salonda ekonomik olarak babaya bağlı J (s.150)

 

“Kadın” deyince, ömür boyu kordon bağından kurtulamadığımız “Anneler” gelir akla.  (s.154)

 

Yeni hayat… Buruşuk bir yüz ifadesiyle  durum protesto edilir: İlk ağlama ve ilk uyku J (s.175)

 

Kişisel Gelişim, bir nevi sevecenlik kazığıdır. (s.188)

 

Don lastiğini ilk bulan adamın hakkında bile binlerce sayfa varken  124.000 peygamberden haber yok. (s.197)

 

Allah razı olsun, kişisel gelişim kitapları sayesinde zeki geçinen salakları yedi yüz metreden tanımayı başardıuk J (s.226)

 

Dağ başından inip, “Şansımı deneyeyim, olursa olur.”  Fikriyle rekabete katılan küçük adamların kaybetmesinden daha büyük bir felaket varsa o da şansını bir kez deneyip kazanmış olmasıdır. (s.233)

 

Karşınızda lise bitirmiş bir adam var çocuk mu kandırıyorsunuz J (s.240)

 

Fukara, ekmeği bulunca öyle bir uyur ki onu görenler sultan sanır. J (s.265)

 

 

 









  
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/7/2009 - “Kelime-i Tevhid, özgürlük ve güvenlik parolasıdır”

Kategori: Makale
Hakan Albayrak
“Kelime-i Tevhid, özgürlük ve güvenlik parolasıdır”

Muhterem Mustafa İslamoğlu hocanın tefsir derslerini dinlerken aldığım notları (hocaya ait sözleri, tespitleri) yıllar sonra tekrar okudum da...

Elmas madeni gibi bir şey.

Yeni Şafak okurlarıyla muhakkak paylaşmam lazım.

***

“Vahiy, bir hatırlatmadır. Demek ki unutulan bir şey var.”

“Vahiy, insanı özüne döndürür. Özünde iyi olan insan zamanla sapmıştır, kendine karşı yabancılaşmıştır. 'Zikir' (Hatırlatma) olan Kur'an, insanı yeniden doğru yola iletir, onu kendi kendisiyle barıştırır.”

“Mü'min; kendini bulan kimsedir, kendisini bulmuş kimsedir, kendisiyle buluşmuş kimsedir.”

***

“İhlas suresi 'Allah vardır' diye başlamaz, 'Allah birdir' diye başlar, 'tektir' diye başlar. Çünkü Allah'ın varlığı, ispatı gerektirmeyen bedihi bir hakikattir.”

“'Yalnızca benden korkun' buyuruyor Rabbimiz. Yalnızca Allah'tan korkmak, insanı özgür kılar.”

“Allah dışında herhangi bir şeyden korkmak insanı tutsaklaştırır.”

“İnsan BİR Allah'a kulluk etmezse, 1000 sahte ilaha, puta, tağuta kulluk etmek zorunda kalır.”

“Kelime-i Tevhid, özgürlük ve güvenlik parolasıdır.”

***

“'Yılgınlığa kapılmayın, üzülmeyin. Eğer gerçekten inanıyorsanız, insanların en üstünü mutlaka siz olursunuz' buyuruyor Rabbimiz. İman en büyük imkândır.”

“İmanı bir madalya gibi şerefle taşıyor muyuz, yoksa Müslümanlığımızı utanılacak bir şey gibi, bir ayıp gibi mi taşıyoruz? İmanımızı en büyük imkân mı biliyoruz, yoksa imanımız olduğu halde 'İmkânım yok' mu diyoruz?”

“Allah'a güveniniz, O'nun size güvenini belirleyecektir.”

***

“'E'ûzu billahi mineşşeytanirracîm', manevi bir hicret parolasıdır.”

***

“Besmele, hayatı Allah'a, mahluku Halik'e bağlayan bir köprüdür; eşyayı kutsala bağlayan bir bağdır; yüreği Rabbi'ne bağlayan bir kablodur.”

“Besmele, bir hayat felsefesidir.”

“Besmele ile başladığınız bir iş, Allah'a ısmarladığınız bir iştir.”

“Besmele, Allah'ın karışmadığı hiçbir iş yok demektir.”

“Besmele, sekülarizmi reddeder.”

“Besmelenin tam tercümesi: Rahman özelliği ile tüm yaratıklarına merhametli muamele eden Allah'ın adıyla.”

***

“Fatiha, ebedî yolun yolcularına ebedî bir teşekkürdür. 'Bizi dosdoğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna…' diyoruz. Evvelki peygamberleri ve ümmetleri, sadık ümmetleri, yani gelmiş geçmiş bütün salihleri anıyoruz.”

“'İhdinî' değil 'ihdinâ'. Fatiha'yı okuyan Müslüman, sadece kendisi için değil bütün ümmet için dua eder. Ümmeti bölenler Fatiha'yı yalanlamış olurlar.”

***

“Kur'an, imandan sonra en çok iki şey üzerinde durur: namaz ve infak.”

***

“Salâtı ikame etmek ('…veyukîmûnesselâte…'): Allah'ın huzurundaki esas duruşunu bozmamak.”

“Namazın hayatî önemine dair: En kritik anlarda bile lânet okumaktan kaçınan Peygamber Efendimiz, Hendek Savaşı'nın gecesi, yatsıdan sonra dört vakit namazı kaza ettikten sonra, 'Bize namazı geçirttiler' diye düşmana lânet etmiştir.”

“'Ben Müslümanım' demenin 'Ben berberim' demek kadar ciddiyeti olmasın mı? Berbere tarak-makas sorarlar, o da gösterir. Siz ne göstereceksiniz? Dil ile söylemek yetmez, hal ile göstermek lazım. 'Ben Müslümanım' diyeceksiniz, ama namazı kılmayacaksınız; yumurtasız omlet yemek gibi bir şey!”

***

“'Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden başkaları için harcarlar (infak ederler)' diyor. 'Rızık olarak verdiklerimizden' diyor; fazlalıklardan, işe yaramayanlardan değil.”

“Allah için veriyorsanız, dikkat edin! Kime verdiğiniz değil, kim için verdiğiniz önemli. Zekâtta malın kötüsünü vermek, Allah'a saygısızlıktır.”

“Kur'an'ın özlediği toplum fedakâr bir toplumdur.”

“Ey insan! Verirsem tükenir diye mi korkuyorsun? Öyleyse sen Allah'ı tanımıyorsun.”

“Bir Hadis-i Şerif'e göre infak eden kişi cennet gibi bir insandır. Böyle bir insan, içinde bulunduğu eve cennet kokusu verir. Onunla beraberliğiniz adeta cennette bir an yaşamak gibidir.”

***

“Bakara suresinin 77'nci âyetine göre erdemli kişiler,

- Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, nebîlere iman eden,

- Allah sevgisiyle yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara, yoksullara, kölelere karşılıksız yardım eden,

- namazı kılan, zekâtı veren, söz verdikleri zaman sözlerinde duran,

- zorlukta, darlıkta, savaşta sabredenlerdir.”

***

“Sizin kendinizi nasıl tanımladığınız değil, Allah'ın sizi ne olarak gördüğü, nasıl tanımladığı önemlidir.”

“İktidarda olmayan imanınızla övünmeniz boşunadır. Eğer iman kalbinizde taht kurmamışsa, beden ülkesinin başkenti olan yürekte imanın iktidarı hüküm sürmüyorsa, oraya şeytan hakim ise, diğer uzuvlar (eller, ayaklar, gözler…) şeytanın yolundan gidiyorsa, yazıklar olsun sizin imanınıza.”

“Şeytanın sorunu, Allah'ı inkâr etmek değil, Allah'ın hükmüne boyun eğmemektir. Buna rağmen Allah, onu kâfir olarak tanımlıyor. Demek ki Allah'ın hükümlerine isyanda ısrar, inanç mevcut olsa bile, kişiyi kâfir yapabilir.”

***

“Allah'ın sizin için biçtiği fiyat cennettir. Değerinizi düşürmeyin.”

***

“Ya Rabbi! Sen beni 1000 kez bağışlarsın da, 1001'inci kez kapına geldiğimde 'Yine mi sen?' demezsin.”

***

28 Temmuz 2009 

“Hiçbir günah, Allah'ın rahmetinden daha büyük olamaz.”

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/7/2009 - Kültür Bakanlığı uyuyor mu?

Kategori: Makale
Yusuf Kaplan
Kültür Bakanlığı uyuyor mu?

Türkiye'de traji-komik bir modernleşme tecrübesi yaşıyoruz: Türk modernleşmesi denen şey, Türk toplumunun, İslâm'ın sunduğu, tarih yapmasını mümkün kılan, insanlığın en mükemmel medeniyet tecrübesinin yaratıcı kaynağını oluşturan, seküler ve sömürgeci Batı uygarlığı gibi monolojik, dışlayıcı ve ötekileştirici değil, aksine herkese hayat hakkı tanıyıcı, herkesi nasılsa öylece kabul edici, kucaklayıcı, dolayısıyla diyalojik medeniyet ufkumuzu, ruhumuzu, iddialarımızı ve dinamiklerimizi yok sayan, yok etmeye kalkışan bir kendi kendini sömürgeleştirme tecrübesine dönüştü.

Türkiye'nin sekülerleştirilmesi projesi, tarihin henüz aşılmamış medeniyet tecrübelerinden birini yok ederek, bizi tarih yapan bir aktör konumundan, tarihte tatil yapan bir figüran konumuna sürüklemekten başka bir işe yaramıyor çünkü!

Dünyada sömürgeleştirilemeyen tek ülke olmamıza rağmen, kendi kendini sömürgeleştirme aymazlığına soyunarak tastamam metamorfoz yiyen tek ülke de biziz yine! Üstad Necip Fazıl'ın deyişiyle "tersi dönmüş ahmaklık" böyle bir şey olsa gerek!

Amerikalılar son 50 yıldır, baba üniversitelerinde çatır çatır Osmanlı kürsüleri kuruyorlarmış; büyük Osmanlı tarihçileri, -Halil İnalcık, Cemal Kafadar, Şükrü Hanioğlu, Kemal Karpat gibi Türk kökenli Osmanlı tarihçileri bile- Amerika'da yetişiyormuş! Bunlar bize hâlâ bir şey söylemiyor anlaşılan!

Amerikan deneyimi, farklı kültürleri melting pot / erime potası ilkesinin ötesinde -tıpkı Osmanlı'da olduğu gibi- nasılsalar öylece, kendileri olarak ve kendileri kalarak yaşatabilme tecrübesi üretebilmiş değil. O yüzden, Reagan'ın rahmetli Özal'la yaptığı bir görüşmede "sizden öğrenebileceğimiz ne kadar fazla şey olduğunu fark etmeye başladık" demesi, bizim suratımızda bir tokat gibi yankılanabilmeli.

Dünya, Osmanlı medeniyetinin yaratıcılığını, kuşatıcılığını, başkalarını entegrasyon veya asimilasyon politikalarıyla u/yutmak yerine herkesi özneleştirici özgüvenini, bizden çok daha önce ve çok daha derinlikli bir şekilde keşfederken; biz, dünyayı yakıp yağmayan, büyük savaşların ve katastrofların eşiğine getirip bırakan Batı uygarlığını ve laikliğini putlaştırmaya devam ediyoruz ve "insanlığın son adası" Osmanlı'yı hâlâ "gericilik, ortaçağ özlemciliği" filan gibi son derece ilkel, metamorfoz yemiş, bön ve berbat bir sığlıkla değerlendirmekte bir sakınca görmüyoruz.

Dünya, Osmanlı medeniyetini keşfederken, biz örneğin 2010 Avrupa Kültür Başkenti gibi uluslararası bir projede Osmanlı medeniyeti üzerinden bütün dünyaya yepyeni bir medeniyet fikri ve ufku sunabilecek projeler geliştirmek yerine, bir yandan, insanlığın son adası bu büyük medeniyet tecrübesini karartmaya, bastırmaya, yok saymaya çalışıyoruz, öte yandan da Osmanlı medeniyetini atlayarak İstanbul'un sanki Osmanlı'yla değil de Bizans'la ve Roma'yla tarih yaptığı, tarihin akışını değiştirdiği efsanesini öne çıkan projelere imza atmaya kalkışıyoruz.

Düşünebiliyor musunuz? 2010'da Sinan'la ilgili bütün sinema projeleri reddedilmiş! Bu nasıl bir kafadır, anlayan varsa beri gelsin! İnsanı çıldırtan bir şey bu gerçekten!

Kendi kendini sömürgeleştirmek ve metamorfoz yemek tam da böyle bir şey olsa gerek!

Ama şu ân yeni bir ekip var ve bu ekip, kısa bir süre içinde aşkla, heyecanla büyük işlere imza atmak için vargücüyle çalışıyor!

Bütün bunları şunun için yazdım aslında: Yavuz Selim'in, Kanuni'nin ve Abdülhamid'in türbelerinin kapısına şu ân kilit vurulmuş durumda! İnanılır gibi değil! "Gerekçesi ne?" diye sorduğumda, "eleman yetersizliği!" gibi son derece ilkel bir cevap aldım.

Kültür Bakanı, dekadant, vulger ve ilkel konserler için Topkapı Sarayı'nı dekor yapacağına ve bu dekadant, vulger ve bön girişimleri protesto edenleri "ilkel, barbar bunlar" diye "gaza geleceğine", Yavuz'un, Kanuni'nin ve Abdülhamid'in türbelerinin kapısına kilit vurmak gibi bir saygısızlığın ve ilkelliğin nasıl olup da yapılabildiğini açıklasın bize lütfen!

Oysa bu tarih kurucu figürlerin türbelerini kapatmak yerine; türbelerini zengin kültür ve tarih müzelerine dönüştürmenin, bu büyük tarih-kurucu öncü kişiler üzerinden genç kuşaklara ve dünyaya neler verebileceğimizi gösteren görsel, sinemasal, arkeolojik, müziksel çığır açıcı çalışmalara imza atmanın yollarını araştırmalı bakanlık.

Ama önce bu tarih kurucu figürlerin türbeleri derhal açılmalı. Çok ayıp oluyor! Tam bir skandal çünkü bu! Bu kafayla nasıl olur da Avrupa Kültür Başkenti olduğumuzu iddia etmeye kalkışabiliriz?

Kültür Bakanımız Sayın Ertuğrul Günay'ın duruma derhal et atacağından kuşku bile duymak istemiyorum! Sayın Bakan, umarım Topkapı konserine gösterdiği tepkiyi buna da gösterir herhalde! Böyle ilkellik olmaz çünkü!

24 Temmuz 2009 Cuma

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/7/2009 - Evren değil, Baykal kafasına sıkmalı!

Kategori: Makale

Evren değil, Baykal kafasına sıkmalı! [Ahmet KEKEÇ]

12 Eylül darbesi dört bakımdan çok faydalı oldu... Bunlardan iki tanesini Aziz Nesin tespit etmişti.

Bir: Konsey kararıyla bütün taksiler sarıya boyandı.

İki: Taksimetre zorunluluğu getirildi.

Bu kadarcık şey için de darbe yapmak gerekir miydi, o ayrı...

Darbenin üçüncü faydasını ise Ertuğrul Özkök yazıp duruyor.

Kısmi bir ‘mutabakat’ içinde olduğumuz için ağız tadıyla çakıp fiyakasını bozamıyorum ama ‘Özkök dostum’ saçmalıyor.

Evet, 12 Eylül’e gelinceye kadar her gün sokaklarda 15-20 kişi öldürülüyordu... Her gün terör, her gün bombalama, her gün kundaklama...

Evet, barikatlar kurulmuş, sokaklar paylaşılmıştı...

Evet, bir yerden bir yere gitmek ‘örgüt ruhsatına’ tabiydi...

Evet, 12 Eylül sabahı akan kan durmuş, bambaşka ve daha güvenli bir ülkeye uyanmıştık...

Evet de...

Bunun bir de 13 Eylül’ü vardı...

13 Eylül’den sonra da başka, bambaşka şeyler olmaya başladı.

Bütün partiler, dernekler, vakıflar, odalar, sendikalar, yurtlar kapatıldı. Tüm ülkede sıkıyönetim ilan edildi. Gözaltı süresi 45 günden 90 güne çıkarıldı. 650 bin kişi tutuklandı ve işkenceden geçirildi. 1.5 milyon insan fişlendi, milyonlarcası tarassut altına alındı. 183 kişi belirsiz nedenlerle hücresinde ölü bulundu. Sıkıyönetim Mahkemeleri yüzlerce idam kararı verdi, bunlardan 49’u infaz edildi... Adım başı polis, adım başı jandarma, adım başı ‘güvenlik uygulaması...’

Dört kişi bir arada otobüs bile bekleyemezdiniz. Geceleri sokağa çıkmak yasaktı. Yurtdışı yasaktı. Döviz bulundurmak yasaktı. Yabancı sigara yasaktı.

İstediğiniz şarkıları dinleyemez, istediğiniz filmleri izleyemezdiniz. Tek kanallı siyah beyaz televizyon kanalı ‘Konsey’in emrine tahsis edilmişti; reklam aralarında bile Kenan Evren’in vecizelerini okumak, hıfzetmek, beyninize kazımak zorundaydınız.

Bunlar da, çoğu zaman ‘eğitim şart’ düzeyinde, ormanın iyi bir şey olduğunu ve ateşle yaklaşmamamızı, çevremizi temiz tutmamızı, her gün mutlaka ‘mıntıka temizliği’ yapmamızı öğütleyen vecizelerdi.

12 Eylül’ün dördüncü faydasını ise, naçizane, ben yazmıştım.

Darbeciler, bir ‘utanç günü’ olan 27 Mayıs’ı ‘milli bayramlar listesi’nden çıkardılar ve çok iyi ettiler.

Dün, ajanslardan, Kenan Evren’in, 27 Mayıs ve Baykal dolayımında yaptığı bir açıklamayı okudum. Hem çok mütehassis oldum, hem de hayatımda ilk kez bir darbeciye hak verdim.

Bir kez daha anladım ki, bu ülkenin darbecisi bile, kendisine ‘sosyal demokrat’ süsü veren Baykal’dan daha sağduyulu.

Bugünkü yazımı Kenan Evren’in açıklamasıyla kapatmak istiyorum.

Buyurun, sizi şöyle alalım: ‘Kimsenin beni ya da diğerlerini yargılayacağı yok... Laf olsun diye ortaya atılmış iddialar bunlar. Daha önce söyledim, şimdi de söylüyorum. Mahkemeye çıkacağıma kafama sıkarım. Deniz Baykal’a da kırgınım... Deniz Baykal işine geleni görüyor. Madem 1980’in yargılanmasını istiyor, 20 yıl boyunca bu ülkede 27 Mayıs bayram olarak kutlandı. Deniz Baykal neden onu sorgulamıyor? Neden sorgulamadığını söyleyeyim: 20 yıl boyunca bu ülkede bayram havasında kutlanan 27 Mayıs’a kendisi de alkış tuttu da, ondan...’

14.07.2009

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/7/2009 - yaşar kemal'e:

Kategori: Makale
Osman AKKUŞAK

yaşar kemal'e :

“kendisine devletin en yüce katlarından verilen ödül törenlerinde konuşan yaşar kemal, ikidebir kürtler asimile edilmiştir”, deyip duruyor... ve ayıbediyor..

üç çeşit bir dil halinde, kırmanço, zaza ve gorani, söyleyişi olarak dağ ve yayla köylerinde, şehir ve kasabalarda konuşulan ve farsça, türkçe, arapça kelimelerden meydana gelmiş, cümle yapısı aynı farsçadaki gibi olan, dar kadrolu bir dille bugünkü sosyal ve medenî hayatın hangi tezahürlerini, hangi kavramlarını ifade edebileceksin de böyle konuşabiliyorsun.. sayın bay yaşar kemal..

 

* * *

kürtçenin, farsça'dan çıkma bir dil olduğunu delili olarak, kendine ait sayı isimlerinin mevcud bulunmayışını gösterirler.. lengüistik ilminin verilerine göre, bir dilin müstakilen mevcud olması için kendine ait sayı isimlerine malik bulunması gerektiği tezini ileri sürerler.. aksi taktirde kendisine ait rakam isimleri mevcud olmayan diğer dillerden birinin veya ikisinin karşılıklı etkileşimi suretiyle meydana gelmiş bir lisan olabileceği iddia ve ifade edilmektedir.. bu düşünceden hareket edilecek olursa, kürtlerin türklerden veya farslardan yahut her ikisinden, her ikisinin kırışımından meydana gelmiş bir topluluk olduğu fikri de ortaya çıkmaktadır.. esasen bir insan için önemli olan şu veya bu topluluğa mensubolmak değil, dünyada bulunduğu müddet içinde kendine, yakınlarına ve insanlığa faydalı ve hayırlı bir insan olabilmektir.. hangi dili konuşursa konuşsun, hangi milletin, hangi devletin bir ferdi olursa olsun önemli olan, hayatının maddi ve manevi hedeflerine bir insanın ulaşabilmesidir.. sayın yaşar kemal, mübarek biraderim, sen adana'da, kadirli'de, ankara'da, istanbul'da ortak dilimiz olan türkçeyi geliştirerek, gazetelerinde çalışarak, aydın grupları içinde pişerek, halk arasında dolaşarak bu dilin seçkin bir yazarı haline gelmişsin ve ödüller almaya hak kazanmışsın.. daha ne istiyorsun arkadaş.. eğer türkçe bilmeseydin, rakamları bile farsçadan alınma dar kadrolu bir dille yazmak mecburiyetinde kalsaydın; neyi, hangi edebiyatı, hangi eşkiyanın hangi destanını yazabilecektin, söyler misin? ortak dilimiz türkçe sayesinde bugünkü çağdaş hayatın teknik, ekonomik ve sosyal nimetlerinden beraberce faydalanmıyor muyuz?

kürtlerin eski türk soylarından olduğu halde dağlarda yaylalarda farsçanın etkisinde kalan bir halk olduğu söylenir.. idrisibitlisi'nin meşhur kitabında böyle yazar.. bu topraklarda diz dize, komşu olarak, beraberce askerlik yaparak, birbirimizden kız alıp kız vererek, vatanı beraber savunarak, bin yıl birlikte yaşamışız.. birbirimize alışmışız.. dinimiz bir, gelenek ve göreneklerimiz bir.. o halde niçin birbirimize yabancı gibi davranacağız.. niye birbirimizden ayrılacağız, söyler misin? kasabalarda ve bir çok köyde mezrada karışık yaşıyoruz.. büyük şehirlerde birlikte yaşıyoruz.. birbirimizle ortak işler kurmuşuz.. karşılıklı alışveriş yapıyoruz.. dost olmuşuz, kardeş olmuşuz..

yabancıların kışkırtmasıyle birbirimize düşman mı olacağız? gün olmuş, girdiğimiz harplerde bizi; ingilizi, fransızı, rusu daha adını bile artık söylemek istemediğimiz bir sürü irili ufaklı hasmımız kışkırtmaya çalışmıştır.. kışkırtmışlardır.. ama şükür ki, bizi birbirimizden ayırmaya muvaffak olamamışlardır.. ortak dilimiz türkçe sayesinde memleketin en iyi avukatları kürt kökenlidir.. hakimleri, savcıları kürt kökenlidir.. mühendisler, doktorlar, milletvekilleri, belediye başkanları, bakanlar, başbakanlar ve cumhurbaşkanları içinde ne kadar kürt kökenli vatandaşımızın mevcud olduğu güneş gibi ortada değil midir? devletimiz, ayrıcalık fikrine taviz verseydi böyle olabilir miydi? eski bir siyasinin söylediği gibi “kürt ne kadar türkse, türk de o kadar kürttür” sözünün türkiyenin gerçeklerine tamamiyle uyduğunu inkaretmek mümkün müdür?

 

* * *

sevgili yaşar, ayrılık gayrılık fikrini kafamızdan kazıyıp atmalıyız.. yabancıların tahrik ve teşvikiyle polisimize, askerimize, masum halkımıza kurşun sıkan hainleri hep beraber susturmalıyız, ikaz etmeliyiz, durdurmalıyız.. bu memleketin okulunda beraberce okuduk.. üniversitesinde beraberce meslek sahibi olduk.. devlet hepimizi hiçbir ayırım gözetmeden yetiştirdi.. akıllı olalım.. eğer halkların ayrılığını iddia eden bir kavgaya başlarsak, bu facianın acısını bu memlekette yaşayan herkes acı bir şekilde çeker ve bu acı yıllarca sürer.. ve bu memleket ahalisi de kurda kuşa yem olur.. sahib olduğumuz nimetin, nimetlerin kadrini bilelim.. sonra dövünürüz, saçımızı başımızı yolarız.. çok şükür ki halkımızın yüzde 99,9'u bu gerçekleri biliyor.. sükûnetini ve asaletini muhafaza ediyor.. aydınlarımızın hepsi de bundan dersalarak, ona göre konuşmalıdır.. birliğimizi, dirliğimizi hep beraber korumalıyız..

babacan arkadaşım, söyle bakalım haksız mıyım?

 

 

13.07.2009

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/7/2009 - Aptallar mevsimi

Kategori: Makale
Aptallar mevsimi  [Taha KIVANÇ]

Her yazar, eğer gerçekten 'yazar' muamelesi görüyorsa, sadık bir okur kitlesine sahip demektir; O 'kitle' tek bir kişiden ibaret de olabilir, onbinlerce de... Bir yazarı ayakta tutan, nefes almasını sağlayan okurlarından gördüğü ilgidir zaten; ilgi görmeyen bir yazar havasız kalır ve yazmaya devam etse de kendisinden hayır gelmez.

En az müdavim okurlar kadar, yazıyı göndermemle basılmasına kadar geçen süreçteki az sayıda okurun ilgisini de önemseyenlerdenim ben. Düzeltmen, yazı işleri müdürü, yayın koordinatörü, yayın yönetmeninin... Muhtemel bir bilgi veya mantık hatasıyla okurların kafasını karıştırmayı önlemek ancak o ilgiyle mümkündür çünkü... “Şurada bir hata mı var acaba?” dediler mi, mest oluyorum.

Gazetelerde şu sıralarda hata üstüne hata yapılıyor. Bir-iki değil, birbiri ardına müselsel hatalar bunlar ve giderek vahim bir hal alabilir endişesi taşıyorum. Kimi isim veya görev benzerliği yüzünden yanlış fotoğraf kullanıyor, kimi eski bir fotoğrafı güncel bir olayla ilgiliymiş gibi gösteriyor; sadece yazılardaki bilgilerde hata yapılmıyor artık, eski bir yazı sanki yeniymiş gibi de sunulabiliyor...

Amerikalı meslektaşlarımız yaz aylarına 'silly season' adını takmışlar; 'aptal mevsim' demek... Sıcaklar insanlarda çalışma iştahını azaltıp dikkati dağıtacak yeni meşgaleler çıkartıyor ya, bu durumdan gazeteler ve gazeteciler de etkileniyor. Gazeteyi hazırlayan ana kadronun önemli bir bölümü tatile çıkınca geride kalanlarla idare etmek gerekiyor; bazı gazeteciler tatil beldelerinden katkıda bulunmaya devam ediyor, ama dağınık dikkatle hata yapma riskleri artıyor.

Yaza 'aptal mevsimi' adını aptalca hatalar yapıldığı için takmış Amerikalı gazeteciler...

Dün Milliyet'te bir köşe yazısının altında şu 'NOT' yer alıyordu: “İnternette yer alan yanlış nedeniyle dünkü köşemde Dışişleri Sözcüsü Burak Özügergin'in fotoğrafı yerine, sehven eski Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Levent Bilman'ın fotoğrafı çıkmıştır. Düzeltiyor, özür diliyorum.”

Geçen gün burada ben de benzer bir yanlışlık yüzünden 'düzeltme' koymak zorunda kaldım; bu sebeple fazla önemsenecek bir durum görmüyorum fotoğraf karışmasında… Ancak, o hata bir tek 'NOT' konulan köşe yazısında yapılmadı ki, Doğan Grubu'nun hemen bütün gazeteleri eski-yeni sözcüyü karıştırmıştı aynı haberi verirken...

Ortak mutfak kullanmaya başladığı anlaşılıyor grubun; her gazete “Sözcü fotoğrafı lâzım” diye aynı yere başvurmuş olmalı; yoksa bütün gazeteler aynı hatayı neden yapsın?

Çin/Urumçi'de Uygur Türkleri'ne karşı Han Çinlilerinin giriştiği katliam eylemi, en çarpıcı fotoğraflarıyla aynı grubun amiral gemisi sayılan gazetesinde yansıtıldı: Boylu boyunca ve kanlar içinde yatan gözleri çekik insanlar... Gerçi etraftaki otomobil çokluğu biraz şaşırtıcıydı, ama yine de Urumçi'den eylem sonrası görüntüleri olarak zihinlerimize çakıldı.

Görüntüleri inceleyen China Daily gazetesi Hürriyet'te (ve Milliyet, Posta, Radikal ile Sözcü'de de) çıkan fotoğrafın Urumçi ve Uygurlar'la bir ilişkisi bulunmadığını açıkladı. Hürriyet'in tam sayfa yayımladığı fotoğraf Çin'in Hangchu kentinde 15 Mayıs günü meydana gelen bir trafik kazasıyla ilgili değil miymiş?

Hürriyet ve kardeş gazetelerinden birinde düzeltme yapıldığını görmedim. Gazetelerin okurları fotoğraftaki görüntünün Urumçi'deki katliamla ilgili olduğunu sanıyorlar hâlâ...

Ergun Babahan da star'da Hürriyet'in bir garip tavrına dikkat çekmişti bir süre önce... Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinden bir Tümamiral'in durduk yerde ve Yüksek Askeri Şura'ya az bir zaman kalmışken istifasıyla ilgili 'özel haber' Hürriyet'te imzasız çıktı. “Bu kadar önemli bir haber hangi muhabirin ürünü?” diyor soruyordu haklı olarak ve kimbilir hangi düşünceyle...

Önce şu 'Not'u okuyun; ne olduğunu hemen anlatacağım: “Dün teknik bir yanlışlık sonucu 21 Haziran 2009 tarihli yazımız bu sütunda tekrar yayımlandı. Özür dileriz. O.E.”

“O.E.” Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi'nin kısaltması. Garip olay Oktay Ekşi'nin tatilden döndüğü gün yaşandı Hürriyet'te; 11 Temmuz tarihli Hürriyet'te çıkan yazı aslında 21 Haziran'da yayımlanmış eski bir yazıydı...

Hürriyet okurlarından Oktay Ekşi'yi hastaları iki gerçekle karşılaşmış oldular: Kendisi gibi yazısı da eskimiyor kıdemli başyazarın; o yazısında açıklama beklediği yetkililer “Hürriyet... Başyazar...” dememiş, açıklama yapmamışlar...

Orada bir şeylerin iyi gitmediği belli de, bunu 'aptal mevsimi'nde yapılan aptallıklarla mı, yoksa daha derin ve kalıcı bir sebeple mi açıklayabiliriz, bilmiyorum.

İyi oluyor ama; hatalı Hürriyet'in sayfalarında dolaşmak daha büyük keyif veriyor...

 

 

13.07.2009

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->
  • ANAXIMANDER’İN VECİZESİ
    Martin Heidegger
    Çev: Nejat Aday

  • Hakkımda

    Vurulmuşların, ezilmişlerin, hep tokat yemişlerin blogu


    Kategoriler

    Arkadaşlarım

    siyah
    guldeste
    gulten
    bahargozlum
    zbyd
    acihuzun
    nalezar
    medinepazari23
    okyanusumm
    keyifliblog
    1sessizgemi3
    hukuksal
    sufiderwish
    pelin85
    yeniirmak
    nurlayemek
    metekan
    gullistan
    htmlkodlar
    cimkim
    huzundenizi
    aksitabraxas
    angelsmone
    alimuraterbil
    huseyinikbal
    canoya
    asligulerr
    gülnaz hasköy
    kuranadavet
    suskunciglik



    SOHBET ODASI

    ::Ders Notları
    :: Hazır Cevaplar
    :: Deyimler Sözlüğü
    :: Şiir Dinletisi
    :: Deyimlerin Öyküsü
    ::
    Biyografiler
    ::
    Ders Bulmacaları
    ::
    Türk Destanları
    ::
    Dünya Destanları
    ::
    Bilmeceler
    ::
    Masallar
    ::
    Sesli Kitaplar
    ::
    Şiir Üzerine Aforizmalar
    ::
    Performans Ödevleri &